top of page

Özlemlerimiz

Özlemlerimiz

 

  Her zaman özlemle andığım çocukluk günlerimizin maceraları, yaşamın bize sunduğu en güzel bir armağan olarak yüreğimde yer almaktadır. Benim gibi düşünenlerin usunda yer alan bu hikayeler, hayatımızı bir havai fişekler gibi renklendirmektedir.  İnsan yaşlandıkça çocukluk dönemine ait geçmişini daha çok arar ve sorgular olur. Öyle ki o günleri, kaybettiğimiz ve kıymetini bilemediğimiz  değeri ölçülemez bir hazineye benzetebiliriz. O dönemlerde insan ilişkileri şimdiki gibi yozlaşmamış ,kirlenmemiş ve yalnızlaşmamıştı. Bizler şimdiki çocuklar gibi çabuk büyümedik, oyuncağımızı, umutlarımızı çabuk eskitmedik. Çocukluğumuzda televizyon yoktu ama her gününü heyecanla beklediğimiz arkası yarın skeçlerinin sunulduğu radyomuz vardı. Futbolun henüz makineleşmediği, paranın değil estetiğin, centilmenliğin prim yaptığı o güzel dönemler vardı. Futbol sahalarında Vefa’nın, Beyoğluspor’un, Feriköy’ün, Göztepe’nin, PTT’nin, Hacettepe’nin birinci futbol liginde başarıdan başarıya koştukları zamanlardı. Lüleburgaz sporumuzun adını liglerde ve kupa da fırtına gibi estirdiği, tarih yazdığı müthiş günlerdi. Bunların yanın da insan sevgisini, takım sevgisinin önünde tutan taraftarlar vardı. Her iki rakip takımın taraftarının bir arada maç izlediği, kötü sözlerin yer almadığı, düğüne gider gibi takım elbiseli, kravatlı seyircilerin yaşattığı şölenler vardı. Dostluk sevgisinin her şeyin önünde olduğu güzel günler. Bizlerin mahalle maçları vardı. Bakkaldan zorlukla toplanılmış paralarla alınan plastik top, patladığında içine kağıt konan vurulduğunda rüzgardan uçan ama yaşama sevincimizi iki katına çıkaran naylon toplarımız. Adımlayarak ölçtüğümüz taştan kalelerimiz vardı, kimsenin kaleci olmak istemediği, kaybedenin ısmarladığı şifa gazozunun lezzeti hala damaklarımızda. Üç korner bir penaltı sayılır, topun sahibi arkadaşımız mutlaka takımda kendisine yer bulurdu. Penaltı dediğin teknik atılır, abanmak ayıp sayılırdı. Gelişimimizde büyük faydası olan sokak kültürümüzün bize kattıkları şeyler oldukça çoktur. Çocukluğumuzu bacaklarımızdaki müthiş enerjiyle yaşadık. Şimdi ise çocuklarımız enerjilerini parmak uçlarıyla dokunduğu klavyede boşaltabiliyorlar.

  Benim çocukluğumda annelerimiz genelde çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde beni hep O karşılardı. Aile fertlerinin hiç birinde anahtar bulunmazdı. Annem evimizin bir parçası gibiydi ve O hep evdeydi. En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak, yaşamımızın en büyük eğlencesiydi. Ve çağrılmak, yalnız oyunun bitmesi değildi. Birinin seni beklediğini bilmekti. Ait olduğun yerin sesini duymaktı. Bugün dönüp bakınca, kaybolan şeyin yalnız o sesler olmadığını daha iyi anlıyorum. O seslerin taşıdığı güven duygusu kayboldu. Yakınlık kayboldu. Gündelik hayatın içindeki o küçük şefkat çekildi. Mahallelerin adı kaldı. Apartmanlar yükseldi, ama kapılar birbirinden uzaklaştı. İnsanlar aynı duvarların içinde yaşarken birbirinin adına, derdine, sesine yabancılaştı. Bugün bir mahallenin unutulan seslerini düşündüğümde, yalnız çocukluğumu değil, bu ülkenin eksilen sıcaklığını da düşünüyorum. Çünkü bir mahallenin sesi çekildiğinde, orada yalnız çocukluk eksilmez. Birbirine değen hayatlar da usul usul çekilir. Galiba memleket en çok böyle yoksullaşır. Önce seslerini kaybeder. Sonra birbirini duyma kabiliyetini. Sonra da kalbini. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Şimdiki gibi servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi ve alabildiğince yürürdük.  Çocuklar doğduğunda telefon başvurusu yapılırdı. (Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi.) Telefonun ve radyonun üzerine dantel örtü konurdu. Gazocağı ve tel dolabımız vardı. Annem, tıkanan gazocağını, ucunda kılcal tel olan bir aletle açmaya çalışırken habire söylenirdi. Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız pazar akşamları kolalanırdı. Genellikle herkes pazar günleri yıkanırdı, banyo kazanı merasimle yanar, banyolar yapılır çamaşırlar yıkanırdı. Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı yapılırdı. Radyo en kıymetli eğlencemizdi. Orhan Boran ve Yuki kaçırılmazdı.   Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Şimdi sokaklarımız kalabalık yalnızlıklarla dolu. Komşumuzun çoğunu tanımıyoruz. Apartmanımızın çoğunda kim oturur hiç bilmeyiz. Eskiden gazoz kapağı biriktirir, dört ortalı harita metot defterlerimizi kırmızı mavi pelür kağıtlarla kaplardık.  Demirbank iyi günler diler, televizyonda Uzay Yolu, Kaçak, Tatlı Cadı oynardı. Mandolin kurslarına gidilir, bahçelerde pikaplar çalınırdı. Orlon hırkalar ve jarse elbiseler giyilir, her yaş gününde fotoğrafçıda aile fotoğrafı çektirilirdi. Hatıra defterlerine "Kalbin kadar temiz defterinden..." diye sevgi dolu duygularla başlanırdı. Sokakta yoğurtçular gezerdi. Evimizi annemiz ve kız kardeşlerimiz yani kendimiz temizlerdik. Anlatılan hikayesini yaşayarak büyük bir keyifle izlediğimiz sinemalarımız vardı. Kendimizi hayranlık duyduğumuz oyuncuların yerine koyar, maceraları aynen yaşardık. Hele yazlık sinemalarda film izlemek ayrı bir güzellikti. Biz o dönemde yaşadık Turist Ömer’in fiyakalı ve asalet kokan selamının güzelliğini. Paranın gücünün yetmediğini Ayhan Işık’ın, Kemal Sunal’ın filmlerinde gördük. Hulusi Kentmen’le burma bıyığın zarafetini, Adile Naşit’ ile de gülmenin sihrini onların filmlerinde yaşadık.

  Gırgır dergisinin insanları keyiflendirdiği; Avanak Avni'nin, Yavlum Mithat’ın maceralarına, Zihni Sinir’in akıllara durgunluk veren projelerine herkesin çok güldüğü unutulmaz zamanlardı.“Bi maniniz yoksa annemler akşam size gelecek,” hayatımızda yeri olan bir cümleydi, şimdi ise unutulmaya yüz tutmuş güzellikler demetlerinden bir tanesi. Taş plaklarda çalan M.Nurettin Selçuk, Zeki Müren şarkıları sıcak yaz günleri açık pencerelerden yankılanırdı. Bayramlarda mutlaka büyüklerin ellerini öperdik. Boş çerçeveler daha dolmamış, o güzel atlılar daha gitmeye başlamamışlardı. Henüz arabaların istilasına uğramamıştı sokaklar. Çocuklar rahatça sokaklarda oynardı. Koskoca bir oyun parkını andırırdı sokaklar ve hiç bitmezdi oyunlar. Şimdi ise evlerimiz var ama içinde coşkuyla, sevinçle dolan bir yaşam çok az gibi. Parklarımız çok var fakat yine içinde coşkuyla, özgürce oynayan çocuk sayısı az. Zira kurslardan, derslerden kendilerine ayıracak zamanları hemen hemen yok gibi. Tahta iskemlelerinde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Reklamlarla desteklenen kişiliği ile birbirimize yabancı ve yalnız kalmış insanlar olduk. Büyük karmaşalarımız ve kalabalık yalnızlıklarımızla yaşar olduk. Yüksek binalar, ışıl ışıl vitrinler, ışıl ışıl alış veriş merkezlerimiz çoğaldı. Fakat gerçekte içimizdeki pırıltıların sönmüş olduğu, sevgisiz yaşamımızla eski günlerimizi aramamak mümkün değil.

  Kentimizde Altın Mikrofon Yarışmasına katılmış, oldukça başarılı müzisyenlerden kurulu bir Vokal Işık orkestrası vardı. Rahmetli Bahattin Kaytanlı,İzzet Ergene ,Ergin Çalışır,Erol Kaytanlı Arkadaşım, yaşayanlardan Birol Menekşe,Yücel Tulun.Recep Kaytanlı’dan oluşan harika topluluğun  Kaliteli müziklerini dinlemek bir ayrıcalıktı. Kasabamızın ortasında asırlık çınar ağaçlarıyla donatılmış parkımız ve içinde Cahide Sonku, Cahit Irgat’ın tiyatro yaptığı Halkevi binamız vardı. Budak Çal ve diğer ağabeylerimiz tiyatro sevgisini bizlere buralarda aşıladılar. Kasabanın buluştuğu, kalbinin atığı yeşil parkımızın hemen yanında yer alan ve en güzel filmleri izlediğimiz mimari yapısıyla harika olan Belediye Sinemamız vardı. Cumartesi günleri genellikle Vokal Işık ve diğer orkestraların verdiği harika konserler dün gibi hatırımdadır.

Şimdi çok eskide kalmış siyah-beyaz zamanlarımızı özlememek elde değil.

 

 

 

bottom of page