SEVGİ
- Ahmet Güdücüoğlu

- 1 saat önce
- 3 dakikada okunur
Belirli bir dönem değil, zamanların tümünü kapsayan bir olgu olmalı sevmek. Sevmek günümüzde en acil bir gereksinimimiz. Çağımız daha önceki yazılarımda belirtiğim gibi bir sevgisizlik çağı. Sevgi gerektiğince yeşermediği için kötülükler güçlenerek bizleri esir almış durumda. Anlamından çok şey yitirmiş sevgi sözcüğü bizleri oldukça düşündürmeye sevk etmektedir. Kişiler birbirine tahammülsüz, birbirlerine fedakarlık duygularını kaybetmişler. Günümüz insanının sevgi üzerine ne bir ideali, nede kendisini adadığı bir sevgisi var. Bir boşluk içinde ve kendisini dünya malının kıskacına kaptırmış durumda. Bu günün insanı sevgiye emek harcamadan ulaşmak istiyor. Bu güzel duyguya karşı bile köşe dönmeci tavır içinde. Sevmeden sevilmek, hiçbir emek vermeden o yüce duyguyu sahiplenmek istiyor. Halbuki emek vermeden hiçbir sevgi gücü oluşmuyordu.
Bu konuma bir hikaye ile davam etmek isterim. İkinci dünya savaşı Nazi Almanya’sı döneminde, ebeveynlerini kaybeden bebekler hastanelere alınmaya başlamış ama ne yazık ki, bu bebekler çok uzun yaşamıyor, bir süre sonra hayata veda ediyorlarmış. Yalnız bir hastanede, bebekler birer ikişer ölürken, içlerinden bir tanesi, herkesi şaşırtan bir gelişme göstermeye başlamış. Bebek sorunsuz bir şekilde üç öğün mamasını yiyor, etrafına gülücükler saçıp, çevresinde olup bitenlere olumlu tepkiler veriyormuş. Bu durum başta hastanenin başhekimi olmak üzere bütün doktorların ilgisini çekmiş. “Diğer bebekler ölürken, nasıl oluyor da, bu bebek böyle sağlıklı bir gelişim gösteriyor? “Testler, gözlemler, araştırmalar... Her şeyi denemişler ama bu inanılması zor durumun sebebini bulamamışlar. Bir akşam başhekim evinde otururken, önemli bir belgeyi hastanede unuttuğunu fark etmiş ve geç saat de olsa, belgeyi almak için tekrar hastaneye gitmiş. Tam kapıdan içeri girerken, bebeklerin tutulduğu odadan ses duymuş. Şarkı söyleyen bir kadın sesiymiş bu. Merakla odanın kapısını açmış ve gördüğü manzara karşısında kala kalmış. Hastanenin temizlik çalışanlarından bir kadın, yukarıda anlattığım o sağlıklı bebeği göğsüne bağlamış, hem temizlik yapıyor, hem de bebeğe şarkılar söyleyip, onunla sohbet ediyormuş. Başhekim hemen kadını yanına çağırıp onunla konuşmuş ve nihayet bebeği hayata bağlayan, ona mutluluk ve sağlık veren durumun sebebi anlaşılmış. Aylar önce, temizlikçi kadın ile bebek arasında duygusal bir bağ başlamış ve o gün bugündür, kadın her akşam işini, bebeği göğsünde taşıyarak yapıyormuş. Ona söylediği şarkılar ninniler, anlattığı masallar, sarıp sarmalaması, öpüp koklaması...
Evet, mucizenin sebebi, sevgi, şefkat ve ilgiden başka bir şey değilmiş.
Frida kahlo şöyle demiş: “İnsan öyle durduk yere soğumuyor hayattan ve insandan. Susuyor ve sustukça biriktiriyor ve sonra ya içindekileri haykırıyor ya da sessizce uzaklaşıyor. Herkesten ve her şeyden, sevgiden uzaklaşanlar yavaş yavaş ölüyor.” Yanılmış olsanız da, acı çekmiş, kandırılmış ve sonunda terk edilmiş olsanız da, sevmeye devam edin zira sevgisiz olmaz.
Sevgi emek ister, sevgi vakit ister, dokunulmak ister, okunulmak ister. Sevgi alıngandır, bir gün yüzüne bakmasan küser sana. Sevgi emek ister. Onu yeniden üret ister. Tüketirsen tükenirsin.
Dikkat edin bizde iki kişi evlenir, birileri çıkar ve zengin tabi, kız güzel, oğlanın kariyeri iyi der ve hemen bir anlam aramaya çalışırlar. Onlara göre iki kişinin birbirini gerçekten sevme ihtimalleri yoktur. Ben bahçeyi yaparken bir sürü insan, gelip geçerken meyve ağacı dik, dedi. Meyvesiz ağaçlar için “Ne yapacaksın onu?” yorumu yaptılar. “Amma çok çiçek dikmişsin onun yerine sebze bahçesi yap, yersiniz, kışlık koyarsın.” dediler. Ve sırf meyvesi yok diye, yiyemiyorlar diye, doğrudan faydalanamıyorlar diye ağaçların kesildiğini çok gördüm. Yiyemiyor ya o ağacı, niye sevsinler? Çiçekleri yiyemiyor ya, ne yapsınlar güzelliğini? Hayvan sevgisini “kurbanda keseriz” diye, doğa sevgisini “meyvesinden hoşaf yaparız” diye, evlat sevgisini “yaşlanınca bize bakar” diye, eş sevgisini “evde bir nefes olsun” diye yaşayan bir sürü insan var. Bunların hepsinden çok var ama sevgi yok sevgi, hep ondan oluyor bunlar. Özdemir Asaf'a kulak verelim.
”Ben çiçekleri,
Renklileri,
Delileri severim,
Bir de delilikleri.” demiş usta. Ne de güzel söylemiş.
Bizim başımıza da ne geldiyse, gereğinden fazla akıllı, uslu olma telaşından geldi. İnan buna hiç gerek yok. Toplumun bize dayattığı "uslu" olma, bizi bizden alıp götürüyor. Sürekli hata yapmaktan korkan, yanlış anlaşılmaktan çekinen, kaygılı ve korku dolu insanlara dönüşüyoruz. Çiçekleri sevelim, renklileri sevelim, delileri ve özellikle de delilikleri sevelim. İçimiz bahar bahçe, kuşlar uçuyor, rengarenk çiçekler açıyor ama biz bunu bastırıp, dışarıya karşı kışı yaşayan bir insanı gösteriyoruz. Yetsin artık!Çünkü sevgiden uzaklaşanlar, azar azar ölür bu dünyada. Farkında olmazlar ama sevgisizlik zamanla, dermansız bir hastalık gibi, hayatının bütün alanlarına sıçrar ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Bizler bu yanlışın ortağı olmayalım. Zamanında birilerini sevdik diye yanılmış olabiliriz. Hayal kırıklığına uğramış, incinmiş, küsmüş, kırılmış olabiliriz ama sevmekten umudu kesmemeliyiz. Ağaçtan kopardığımız elma çürük çıktı diye bir daha elma yemeyecek miyiz?!
İnsanın hayallerini kurduğu sevgiye gerçekte beklediği gibi kavuşamaması ne kadar yıkıcıdır. Hele insanın çevresine, komşusuna, arkadaşlarına bile sevgi tomurcuklarını esirgediği günümüzde en çok ihtiyacımız olan bu sevgi tomurcuklarını canlandırmaktır. Sevgi tüm kötülük duvarlarını yıkan bir güçtür. Karanlığı nasıl karanlık yok edemez ancak ışık yok edebilirse, nefret tohumlarınızıda nefret değil ancak sevgi tohumları yok edebilir.


