ONAT KUTLAR
- Ahmet Güdücüoğlu

- 10 Oca
- 4 dakikada okunur
ONAT KUTLAR
Edebiyatımızın seçkin bir yazarı, sinema insanı Onat Kutlar’ı yitireli 31 yıl olmuş. 30 Aralık 1994’te The Marmara Oteli’nin pastanesinde
patlayan bomba yaralanmasına, 11 Ocak 1995’te de ölümüne yol açtı onun. Geride şiirleri, öyküleri,denemeleri, portre ve sinema yazıları kaldı.Çok yönlü biriydi Onat Kutlar, yazılarının yanı sıra sinemamızın köşe taşı sayılabilecek “Yusuf ile Kenan” 1979, “Hazal” 1979, “Deli Kan”1981, “Hakkari’de Bir Mevsim” 1982 filmlerinin de
senaryolarını yazdı. Dahası, Türkiyeli okurun yoğun ilgisiyle karşılanan İranlı şair Furuğ’un şiirlerini Celâl Hosrovşahi ile birlikte Türkçeye kazandırdı.(Sonsuz Günbatımı-1989) Bu kitaptaki şiirler özgür koşuk gibi görünse de, geleneksel İran şiirinin sesleri gezinir alttan alta. Sanırım, Füruğ şiirlerinin ilk çevirisi de bu kitaptır.
Onat Kutlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası Dünyada ve Türkiye’de uç veren yeni, avangard ve imgeye yönelen sanat anlayışlarının şiirde İkinci Yeni, öyküde “50 Kuşağı”, sinemada “Yeni Dalga” diye adlandırılan ortamında bulur kendisini. İlk kitabı “İshak” (1959), 50 Kuşağı öykücülerinin anlatımı bağlamında değerlendirildi. Kitaba
1960 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü verildi.Dönemin eleştirmenlerince de önemsenen kitap için Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü”nde şöyle der: “[Onat Kutlar]
hikâyelerinde renkli-şiirli bir anlatım kullanmış,masal öğelerinden, rüya mantığına giren gerçeküstü öğelerden ustaca faydalanmış(tır).” Denebilir ki, 50 Kuşağı öykücülerinin Varoluşçu
felsefeden edindikleri imgesel düşünüşle oluşturdukları edebiyat ortamının dilidir bu (Dönemin diğer öykücülerinden bazıları Erdal
Öz, Ferit Edgü, Demir Özlü, Orhan Duru, Yusuf Atılgan, Adnan Özyalçıner’dir). İshak’ın ikinci basımının (1977) önsözünde,
kendisini Kafka ve Camus’ye yakın bulanlara karşı “Ne kadar kötü okuyorlar Yunus’u, Orhan Kemal’i, Yaşar’ı (Kemal)” diye sitemde
bulunur. Devamla, “İshak, bir Anadolu kentindeki gerçeklerin ne yorumudur ne de çözümü.” der. Belli ki, kitabının edebiyat
cinsinden değerlendirilmesini ister. İshak’taki öykülerin bazılarında öne çıkan alegori,dönem öykücülerinin de sık sık başvurduğu
bir yöntemdir. Onat Kutlar bu anlatımı denemelerinin birçoğunda da kullanmıştır ki, denemelerinden oluşan ikisi, “Yeter ki
Kararmasın” ve “Bahar İsyancıdır” adıyla kitaplaşmıştır.
1960’lı yıllar, deneme türünün de çok önemli yıllarıdır. Bu bağlamda Orhan Burian’dan, Vedat Günyol, Nermi Uygur, Sabahattin Eyüboğlu’na kadar birçok ad sayılabilir. Bu kuşağın devamı sayılabilecek adlardan biridir Onat Kutlar. Gezip gördüğü yerlerle ilgili izlenimler, filmler, kitaplar yazıların çıkış noktaları olur. Her birinde edebiyat tadını buluruz bunların. Sözgelimi, Yugoslav yönetmen A. İliç’in “Balyoz” adlı kısa filminin şiirsel
tadını Onat Kutlar’ın bu film üzerine değinisinde de buluruz. Neydi film: Civciv fabrikasında, sağlıksız görülüp çöpe itelenenler arasında siyah bir civcivin yaşama tutunuşu. Yumurta kabuklarından oluşan çöplerin arasından bu siyah civciv güçlükle çıkar,sonra güneşli bir sokakta koştuğunu görürüz onun. Etkileyici, zihinde iz bırakan filmin Onat Kutlar’ın yazısıyla iç dünyamızı da umuda ve direnmeye yönelttiğini duyumsarız (İlgi duyulursa bu film internette bulunabilir).
“Sinema Şenliktir”deki yazılar da sinematografik olanla yani görsel olanla zihinsel olanı buluşturan şiir tadındaki yazılardır. Benzerini Ülkü Tamer’in bu bağlamdaki yazılarında da bulabiliriz.
Ülkü Tamer demişken, Onat Kutlar da onun gibi Anteplidir ve Antep’e özel bir sevgisinin olduğunu izleriz (Tamer’in Allaben Öyküleri’ni analım burada). Kutlar, hukuk eğitimini bırakıp felsefe
eğitimi için Paris’e gitmiş, orada da eğitimini tamamlamadan bırakmıştır. Paris, Onat Kutlar’da ne kadar çekim merkeziyse Antep de öyledir. Öyle olduğunu anlıyoruz yazılarından. “İnsanın
anayurdu çocukluğudur.” der Ülkü Tamer; Onat Kutlar da çocukluğunun geçtiği Antep’e belki bu yüzden bağlıdır. Ülkü Tamer’le yakınlığı sadece Antep değil, sinemadır aynı zamanda. Nitekim Sinematek Derneği’nin kurucularındandır .70’li yıllarda çok önemli filmleri Sinematek’te izleyen bizler o mekanın büyüsünü hala arayıp dururuz. Sinematek, 1965-76 yılları için kültürel bir göstergedir aynı zamanda. Kentlerin ruhunu
inşaatlar değil, sanat ve emek mücadeleleri belirliyordu.
Onat Kutlar’ın bir gazetede yazar, ressam,müzisyen, yontucu gibi birçok sanatçı üzerine yazdığı yazıların hepsi portre değerindedir.
“Gündemdeki Sanatçı” adıyla kitaplaşan bu yazılarda da edebiyatın cevheri olan sıcaklığı, samimiyeti buluruz. Fotoğrafa bakar gibi değil, ele aldığı sanatçının iç dünyasına doğru yolculuk gibidir bu yazılar. Gözlem ve yaşanmışlığın bileşimi de denebilir. Onat Kutlar’ın şairliği için Mahmut Temizyürek şunları belirtiyor: “Kutlar’ın edebî uğraşları arasında şiirin özgül ağırlığı, öbürlerine verdiği emek kadar güçlüdür. İshak’ın gölgesinde kalmamıştır şiiri; İshak’ta yeşeren imgeler,görsellikten yeni bir duyarlık devşiren anlatı,şiirinde daha da yoğunlaşmıştır. Her şiirine gizlenmiş bir öykü olsa da şair başka bir yapı, başka bir mimari deniyor şiirlerinde.”(K24, 9.1.2017) “Pera’lı Bir Aşk İçin Divan” (1981) ve bu kitabı da içeren “Unutulmuş Kent”te toplanan (1986) şiirler, İkinci Yeni’ye eklemlenebileceği gibi, tuyuğ,rubai, hoyrat ve gazel gibi Doğulu şiir birimlerini de kullanmıştır Şair. Bir örnek:
“Uyanıyor yeniden gül farkında mısın?
Uyanıyoruz yeryüzünü okşarken parmakların
Sen bir ağaç olmanın önsezisiyle yeniden
Ve ben gövdene yeniden rüzgâr olmanın”
Nâzım’ın ve Cendrars’ın o çok bilinen ve sevilen tren yolculuğu gibi kapsamı itibarıyla zengin ve geniş olan “Nâzım’dan ve Cendrars’dan Sonra”adlı şiir de Onat Kutlar’ın soluk aldığı coğrafyanın devinimini içerir ve tabii insanlarının…Her okuyuşumda bana ayrılığın, hüznün,yalnızlığın, insan kalabilmenin ne olduğunu anımsatan “Günlük Şiirler” ise “Turnalar Semahı”nın yanında David Darling’in çellosunu aklıma getirir. Bertolt Brecht’in “Sevenler” şiirine yaptığı
gönderme ve ondan alıntıladığı bölümden sonra şöyle devam eder şiir:
“… nicedir ısıtmayan parlak ayın
az değişken dilimleri altında yürürken sordum
kendi kendime:
Nereye gidiyorsun? Hiçbir yere
Ne zamandır yalnızsın? Bilmem, denize ve
ayışığından
yapraklar kesen şiire sormalı bunu
daha yazılırken bir anıya dönüşen şiirlere
Sordum kendi kendime:
Ne yapılabilir çamurdan? Heykel.
Acılardan? Aşk.
Yoksulluklardan bir devrim bile yapılabilir
Ama hiçbir şey
Hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan
Ama hiçbir rüzgâr dolduramaz boş kalan yerini
Bir yaşamdan ötekine
Birlikte uçan turnaların yerini
Gökyüzünde”


