top of page

VİCDAN

Yaşamımıza yön veren,doğruları bulmamıza yardım eden çok önemli varlığımız vicdanımızdır. Yaşamı hep sürecek gibi düşünenler ,etrafına kibir ile yaklaşanlar , herkesi ezip geçip zamanı hesaba katmayanlar mutlaka vicdanına danışmalı doğruları bulmalıdırlar. Bunun dışında, kendisi için büyük emekler verenleri unutanlar, vefasızlığı elden bırakmayıp bencilliğe kapılanlar da bir gün güç duruma düşebileceklerini hesaba katmalılar. Duygusal ve düşünsel kayıtsızlık bizi makinalaştırmasın. Ölüm var. Hem de hepimiz için. Toplumumuz aynılaşma sendromu altında. Toplu konutlaşırken toplu yalnızlaşıyor, birbirimizi tecrit ediyoruz. Bu yozlaşmanın ve tek tipleşmenin önüne geçmeliyiz. Kültürde, sanatta, bilimde, sosyal yaşamda, her şeyde ve her yerde mimarinin doğrudan etkisi var. Kentleri, kasabaları ve köyleri nasıl inşa ederseniz sosyo kültürel yapıyı da o şekilde kurgulamış olursunuz.

"Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder." demişti Turgut Cansever.

Ne şehir doğru düzgün imar edildi, ne de doğru bir  kentleşmeye müsaade edildi. 12 Eylül darbesinin en büyük kötülüklerinden biri de bu oldu.İmar rantının tetiklediği mimari yozlaşma, tüm kentleri tek tip giydirilip kişiliksizleştirilmeye, kimliksizleştirilmeye dönüştürdü.

Örneğin tüm şehirlerdeki mimari yapı birbirinin aynısı. Aralarında pek fark kalmadı. Aynı binalar, aynı çirkin yapılar. Mimari yozlaşma ve imar rantı  sadece deprem tehlikesi  altındaki kentleri dışarıdan tehdit etmiyor. Aynı zamanda duygusal, düşünsel ve kültürel fay hatları da yaratıyor. Kültürel bir yıkım içindeyiz. Selamsız sabahsız insanlardan oluşan yapı mutsuz bir toplum oluşturuyor. Halk birbirinden ne kadar kopuk olursa, değerlerinden ne kadar uzak bırakılırsa, yardımlaşmaya ve beraberinde gelen güzelliklere ulaşması o kadar zorlaşır.

Birbirimize ihtiyacımız var.“Komşusu açken, tok yatan bizden değildir!” anlayışıyla büyümüş bir nesiliz.

 Gergin bir boğa güreşi sırasında, Matador Álvaro Mánero düşünülmeyeni yaptı. Kalabalık tezahürat yapıp bir sonraki dramatik hamleyi beklerken, o aniden boğadan geri adım attı, arenanın kenarına doğru yürüdü ve oturdu. Kükreyen seyirci inançsızlığına suskun kaldı.

Álvaro, bir röportajda, hayatını değiştiren bu anı paylaştı ve kararını verdi:

"Bir an için boynuzların varlığını unuttum. Tek gördüğüm gözlerini gördüm. Orada öfkeyle değil, çok daha derin bir şeyle durdu - masumiyet. Bana saldırmadı, sadece bana baktı, kelimesizce hayatı için yalvardı. Sonra anladım ki ben burada bir hayvanla savaşmıyorum - benim kadar yaşamak isteyen bir canlıyla savaşıyorum.

Gözlerinde sadece hayvanların sahip olduğu bir saflık vardı, ve onlarda inkar edilemez bir gerçek gördüm. Aşırı bir suçluluk dalgasına yakalandım - kendimi dünyanın en kalpsiz yaratığı gibi hissettim. Devam edemedim. Kılıcımı düşürdüm, arenadan ayrıldım ve bir daha asla boğalarla dövüşmeyeceğime söz verdim. Bunun yerine, eğlence için başkalarına işkence etme oyunu yapan bir Dünya ile savaşırdım.”

Álvaro Mánero'nun hikayesi, en beklenmedik yerlerde bile şefkatin dönüştürücü gücü hakkında nadir ve güçlü bir kavrayıştır. Bize, tek bir bağlantı anının bir hayatı değiştirebileceğini ve yeni bir amaca ilham verebileceğini hatırlatıyor.

bottom of page