Sahnenin 45 yıllık yolculuğu!
- Özlem KARAKOYUN

- 2 saat önce
- 4 dakikada okunur
“Sanat insana iyi gelir”
27 Mart Dünya Tiyatro Günü kapsamında, Uçaneller Kuklaevi Genel Sanat Yönetmeni Mesut Sarıoğlu, 1980’de başlayan tiyatro serüvenini, Lüleburgaz’dan uluslararası sahnelere uzanan yolculuğunu ve sahnenin hayatındaki yerini anlattı.

Lüleburgaz’da tiyatro denildiğinde akla gelen isimlerden biri olan Mesut Sarıoğlu, 45 yılı aşan sanat yolculuğunda hem sahnede hem de yetiştirdiği oyuncularla iz bırakan bir isim.
Dünya Tiyatro Günü kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu özel röportajda Sarıoğlu; çocukluk yıllarında başlayan tiyatro tutkusunu, ustalarla geçen yıllarını, sahnenin dönüştürücü gücünü ve Uçaneller Kuklaevi ile ulaştığı uluslararası başarıyı anlattı.
Röportajın ilk bölümünde Sarıoğlu’nun tiyatroya adım attığı yıllardan bugüne uzanan hikâyesini sayfalarımıza taşıyacağız.
ÖNCELİKLE SİZİ TANIYABİLİR MİYİZ? TİYATRO YOLCULUĞUNUZ NASIL BAŞLADI?


Lüleburgaz’da serbest avukat olarak çalışıyorum. Okumayı, yazmayı, sahneden insanlara bir şeyler anlatmayı ve dünyayı gezmeyi seven biriyim. Hukuk eğitimim dışında Sosyoloji ve Gazetecilik lisans eğitimlerim var. Halen de sahnede çocuklara oyunlar oynadığım için Çocuk Gelişimi 3. Sınıf öğrencisiyim.
Tiyatro yaşamım 1980 yılında başladı. 80’den bu yana hiç ara vermeden sahnedeyim. Tiyatro benim yaşamımda ailemden sonra hep ikinci sırada oldu. Sahneye sevgili öğretmenim Budak Çal’ın yönettiği Hababam Sınıfı oyununda Hayta İsmail rolü ile çıkmıştım. O gün bu gündür yolculuğu devam ediyor.
SİZİ İLK KEZ SAHNEYE ÇIKARAN DUYGU NEYDİ?
Sahneye ilk çıktığımda 14 yaşındaydım. Bir gün babam eve geldi ve Budak abinin bir oyun sahnelediğini istersem benim de o çalışmalara katılacağımı söyledi. Yani beni sahneye çıkaran itici güç babamdı. Ama beni sahnede tutan tiyatronun her şeyi oyun boyunca da olsa değiştirebilme gücüydü. Tiyatro oyuncuya ve yönetmene ‘hikaye anlatma’ özgürlüğü veriyordu. Bundan da çok etkilenmiştim.
TİYATRO MACERANIZIN KİLOMETRE TAŞLARINDAN SÖZ EDER MİSİNİZ?

Öncelikle tiyatro maceramdaki kilometre taşlarını anlatmam gerek sanırım. Budak Çal ile üniversiteye kadar çalışmayı sürdürdüm. ‘Göç ‘ ve ‘Pınarbaşı ‘ adlı oyunları sahneledik. Kasaba tarihine ‘kırmızı kravat’ vakası olarak geçen Pınarbaşı oyunu sonrası Budak abi ile yaşları bizden büyük abilerimiz gözaltına alınıp tutuklanınca oyun bitti. Budak abi ve tutuklanan abilerimiz bir hiç uğruna ağır bedeller ödediler. Birgün bu hikayeyi yazıp sahneden anlatmak istiyorum.
Sonrasında Müjdat Eraslan’ın yönettiği ‘Tele Kabere’ adlı oyunda yer aldım.
Bir yıllık ODTÜ maceramın ardından İstanbul Hukuk’a geçince hafta içi okulda hafta sonu bizim eski belediye binasında sürdürdüm yaşamını. Lüleburgaz Deneme Sahnesi çok önemli bir başka başlangıç noktasıydı. İki yıl bu ekiple çalıştık. Bu arada hafta içleri de İstanbul Hukuk Oyuncularında yönetmen ve oyuncu olarak çalışıyordum. Hukuk Oyuncuları hafta içi her gün öğlen arası oyunlar sahneliyordu. Okulun bodrumunda bize ayrılan alanı küçük bir tiyatro salonuna çevirmiştik. Zaman zaman dışarıdan yönetmenlerle çalışıyorduk. Mehmet Esatoğlu ile o dönem tanıştım ve yönetmenlik konusunda ondan çok şey öğrendim. Bir de salon dışında grevlerde ya da toplumsal tepkilerin verildiği alanlarda sokak oyunları oynuyorduk. Çoğu zaman bu oyunlar tehlikeli bir kovalamaca ile bitiyordu. Bu gösterilerde ‘Sokak Tiyatrosunu ‘ öğrendim. Politik tiyatro ile bağlantımı bir öğrenci gecesinde kopardım. Sanırım Boğaziçi’ndeydi gösteri. Bizden sonra sahneye çıkan Bulutsuzluk Özlemi vokalisti Nejat Yavaşoğulları’nın o sözünü hiç unutmuyorum. Grup şarkısını söylerken salon bizim oynadığımız oyununu yarattığı aşırı ajitasyonla ‘üniversiteler bizimdir, bizim kalacak ‘sloganını atıyordu. Nejat Yavaşoğulları bir iki kez uyardı ama sloganlar kesilmiyordu. Sonunda grup, ‘Tamam anladık arkadaşlar üniversiteler sizin ve sizin kalacak ama sahnede bizim’ sözlerini sarfetti. O günden sonra ben hep sahne tarafında kaldım ve politik tiyatroya veda ettim.
Deneme Sahnesi deneyiminin içinden Lüleburgaz Genç Oyuncular çıktı. Sevgili Özcan Çeltikli’nin babası ile kavgayı göze alarak bize kiraladığı Kereviz sokaktaki asma katlı dükkanı bir tiyatro sahnesine çevirdik. Halit, Yenel, Münir, Çiğdem, Sinem, Dilek, Elif, Fuat, Uğur, Ufuk, İlkay, Fatih, Ümit ve daha genç oyuncularımız ve çocuk oyuncularla yıllarca bu salonda haftanın en az üç günü perde açtık. Yurtdışında turnelere çıkıp kasabaya uluslararası ödüllerle döndük. Köylerde ‘Hasad Akşamları’ adı altında traktör üzerinde oyunlar sahneledik.
İlk ekip yaşam yolculuğuna çıkınca ortada yine sadece ben kaldım ve bu sefer daha genç bir ekiple yola devam ettik.

İlk ekipten Halit, Münir ve Elif yeniden kadroya döndüler. Erdoğan, Aydoğan, Egemen, Serkan, Aysun, Ertan, Ufuk, Esra ,Utku, Elif yeni jenerasyonun öne çıkan oyuncularıydı. Bu kadrodan üç akademili çıktı. Aysun, Serkan ve Utku akademiyi bitirip profesyonel oyuncu oldular. Ufuk’ta halen profesyonel olarak İstanbul’da çalışıyor.
Sonrasında da Uçaneller Kuklaevi macerası başladı. Bu macera başka bir başlıkta anlatılmalı çünkü içinde dünya var.
BUGÜNE KADAR SİZE NE ÖĞRETTİ?
Ben tiyatro eğitmeni değilim. Birlikte çalıştığım tüm arkadaşlarımdan çok şey öğrendim. Biz sürekli üreterek birlikte ilerledik. Sahnedeki oyun ve seyirciden herkes payına düşeni aldı. Zaten şimdiye kadar sadece Ümit Çırak (ki Lüleburgaz’lı değildir) bana hocası olduğum için teşekkür etmişti. Direklerarası Ödül törenlerinde ikimiz de ödül almıştık. Ümit ödül konuşmasında: ‘Benim sahneyi fark etmemi sağlayan ve yolun başında bana birçok şeyi öğreten hocam Mesut Sarıoğlu ile aynı gece aynı sahnede ödül almak çok güzel bir duygu, hepinizin huzurunda kendisine teşekkür ediyorum’ demişti.
ŞİMDİYE KADAR YETİŞTİRDİĞİNİZ ÖĞRENCİLERDEN SİZİ EN ÇOK HANGİSİ GURURLANDIRDI?


Yetiştirdiğim yerine emek verdiğim desek daha doğru olacak. Ümit Çırak bu oyuncuların başında geliyor. Çok başarılı işlere imza attı. Kendisi ile üniversite yıllarında hayatımda ilk kez zorla götürüldüğüm bir kahvede o okey oynarken ben de seyirci kontenjanındayken tanıştım. Tanıştıktan 15 dakika sonra sen hiç sahneye çıktın mı diye sordum. Yanıtı hayır olunca olsun daha gençsin yarından itibaren başlıyoruz dedim. Bir süre birlikte çalıştık. Genç oyuncular da oyunlara katıldı, yurtdışı turnelerine geldi ve sonunda kendisini ikna edip matematik öğretmeni olmak yerine oyunculuğu seçerek Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne girdi. Başkada şansı yoktu çünkü sahnede gerçekten çok iyiydi. Sınavlara Lüleburgaz’da hazırlandı.
Serkan’ın ve Aysun’un akademiyi kazanması heyecan vericiydi. Serkan sonrasında Semaver Kumpanya’da çalıştı. Dizi dünyasına girmese sanki daha iyi olurdu ama hayat böyle bir şey. Serkan’ın ilk sahneye çıkışını anlatmadan geçemeyeceğim. Serkan kadroda değildi. Güle Güle Godot provalarındaydık. Serkan arkadaşlarını izlemek için bütün provalara geliyordu. Oyunculardan biri kayış attı ve oynayamayacağını söyledi. Ben de o zamana kadar adını bile bilmediğim kadrolu seyircimizi yani Serkan’ı sahneye sürükledim. Olmaz ben utanırım diye direndi. Ben de tamam seni sahneye yüzünde siyah örtü ile çıkarırız dedim. O bunu kabul etti ve ben de sözümü tuttum. Serkan ilk rolünde rolle alakası olmayan bir şekilde sahneye yüzünde siyah tülle çıktı. Çıkış o çıkış. Artık yüzünde tül perde olmadan dizilerde rol alıyor.
Bir de ekibin teferruatı Utku vardı. O da akademiyi kazandı ama sonrasında sahnede kalamadı. Sanırım sahneden çok işin kasa kısmını seviyordu. Şimdi galiba organizatörlük yapıyor.
Utku ve Aysun bizim tiyatroda tanışıp evlendiler. Şimdi birlikte tiyatro yapıyorlar.
Bir iki istisna dışında sahneye çıkan tüm arkadaşlarım hayatlarının her alanında başarılı oldular. Çünkü sanat insana iyi gelir. Benim en büyük onurum bu.
Devamı yarın…


