top of page

KRİTİK MİNERALLERDE TÜRKİYE  NEREDE DURUYOR?(2)


(Dünden devam)

Türkiye’nin sahip olduğu kritik mineral potansiyeli, sanayi politikası ve enerji güvenliği açısından nasıl bir stratejik fırsat sunuyor? Önümüzdeki 10–20 yıllık perspektifte, kritik mineraller Türkiye’nin ekonomik ve jeopolitik konumunu nasıl etkileyebilir?

Türkiye’nin sahip olduğu kritik mineral potansiyelinin sunduğu stratejik fırsatlar konusunda, temkinli olmak gerekir. Eldeki mevcut veriler dikkate alındığında, stratejik bir fırsattan söz etmek için henüz erken olduğu görülmektedir.

Netice olarak, ETKB tarafından “kritik” olarak tespit edilen 37 maden’in en az 19’unda ve “stratejik” olarak nitelendirilen 26 maden’  in ise en az 20’sinde ülkemizde kayda değer bir rezerv veya üretim bulunmamakta. Dolayısıyla, stratejik hedefler belirlenirken sahadaki bu gerçekliğin mutlaka dikkate alınması gerekir.

Sorun sadece rezerv eksikliği de değildir; bu rezervlerin belirlenmesine yönelik yürütülen arama faaliyetlerinde de ciddi bir gerileme söz konusudur. Ülkemizin maden potansiyelini bütünüyle ortaya çıkarmakla yükümlü olan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) gerçekleştirdiği sondaj çalışmalarının toplam uzunluğu, 2018 yılından itibaren sistematik olarak azalmıştır. 2025 yılı itibarıyla sondaj metrajlarının 8 yıl öncesine göre neredeyse 3,5 kat gerilemiş olduğunu görmekteyiz. Ayrıca, her ne kadar kamuoyunda ve sektör temsilcilerinin söylemlerinde kritik mineraller ön plana çıksa da, MTA’nın arama faaliyetleri hâlâ ağırlıklı olarak kömür odaklıdır. Toplam sondaj faaliyetlerinin yaklaşık yüzde 30’u kömür aramalarına, özellikle de düşük kalorili linyit sahalarına ayrılmaktadır.

Diğer taraftan, bu madenlerin rezervlerini keşfetmek sorunun sadece başlangıç aşamasıdır. Asıl darboğaz, rezervler tespit edildikten sonra ortaya çıkmaktadır. Elimizde yeterli hammadde kaynağı olsa dahi, bu madenleri işleyerek katma değeri yüksek teknolojik ürünler haline getirecek saflaştırma ve rafinaj teknolojilerini geliştirme noktasında maalesef yeterli noktada olduğumuzu söylenemez.

Küresel rekabetin arttığı bir ortamda Türkiye’nin değer zincirinde yalnızca hammadde tedarikçisi olmaması için hangi adımların atılması gerekiyor?

Türkiye, madenlerini büyük oranda ocaktan çıkarıldığı gibi ya da sadece sınırlı bir değerleme işlemine tabi tutarak, yani ham cevher ya da konsantre olarak yurt dışına ihraç etmekte. Üstelik bu ihracat, genellikle dünya ortalamalarının oldukça altında birim fiyatlarla gerçekleşmektedir. Ham cevherleri gönderdiğimiz ülkeler bunları işleyerek Türkiye’den kat kat fazla kazanabilmekte, ülkemiz ise hammadde ihracatından kazandığı dövizin çok daha fazlasını, bu cevherlerden elde edilen mamul maddelerin ithalatı için harcamaktadır. Her ne kadar işlenmemiş cevher ihracatının azaltılacağı, ara ve uç ürün üretimlerinin artırılacağı gibi hususlar sektörü yönetenler tarafından sık sık dile getirilse de bunlar alışıldık ‘klişeler’ olarak kalmakta, bu hedeflerin altı doldurulamamaktadır.

Türkiye’nin maden kaynaklarının, mevcut sektör modeliyle ülkenin uzun vadeli refahı için etkili bir şekilde kullanılamadığı açıktır. Aşırı serbestleştirilmiş ve denetim zafiyetleri bulunan bir sektör tasarımı, ölçek ekonomisinden uzak, verimsiz ve düşük teknolojili bir üretim yapısını beslemektedir. Bu yapı, çıkarılan madenlerin katma değerli ürünler üretmek yerine ham madde olarak yurt dışına ihracatını teşvik etmektedir. Bu durum, ülkenin kaynak zenginliğinin, kalkınmaya yönelik bir değer zinciri yaratmak yerine, kontrolsüz tükenmesine yol açmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’den farklı olarak son yıllarda pek çok ülke, kendi mineral kaynaklarını korumaya almakta, ham ya da konsantre ihracatını yasaklamakta, bunları üretecekler için tesis kurma, ham maddeyi katma değeri yüksek ürünler haline getirmeyi zorunlu kılmakta.

Türkiye, madenlerini, başka ülkelerin sanayisine ham madde tedarik etmek için değil, kendi sanayisi için üretmelidir. Madencilik sektörünün ülke kalkınmasındaki gerçek rolü, fazla miktarlarda üretilip yurt dışına satılarak döviz elde edilmesinde değil, yerli sanayiye düşük maliyette ve kaliteli girdi sağlamasındadır. Dolayısıyla, ülkemiz madenlerinin hammadde olarak dışarıya ihracı engellenmelidir.

Diğer taraftan, sektörde öncelikli hedef üretimin artırılması değil, verimlilik ve kalitenin yükseltilmesi olmalıdır. Madencilik üretimlerinin her yıl miktar olarak artması, ülke ekonomisine katkısının da artıyor olması anlamına gelmez. Hatta bazen bunun tersi de mümkündür; düşük katma değerli madencilik üretimleri arttıkça çevre, insan sağlığı ya da iş güvenliği sorunlarının yarattığı negatif dışsallıklar elde edilen kazançtan çok daha fazla olabilmektedir. Özetle ülkemiz, daha az madencilik üretimiyle daha yüksek katma değer yaratmayı becerebilmelidir.

Kritik minerallerin çıkarılması ve işlenmesi sürecinde çevresel sürdürülebilirlik nasıl ele alınmalı? Yeşil dönüşüm hedefleri ile madencilik faaliyetleri arasında nasıl bir denge kurulabilir?

Temiz enerji teknolojileri için hayati önem taşıyan kritik minerallerin üretim süreçlerinin, paradoksal bir şekilde, her zaman “temiz” olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Yeterli çevresel önlemler alınmadığında ve denetim mekanizmaları titizlikle hayata geçirilmediğinde bu faaliyetler su kıtlığı, kirlilik, yaşam alanlarının tahribatı ya da sera gazı emisyonları gibi ciddi çevresel zararlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Elbette madencilik faaliyetlerinin yeşil dönüşüm hedeflerine zarar verilmeden yürütülmesi sağlanmalıdır. Ancak, dikkat ederseniz, ETKB tarafından hazırlanan “Kritik ve Stratejik Madenler Raporu”nda dahi böyle bir hedef yer almamaktadır. Takdir edersiniz ki böyle bir hedef konulmadığında sorunuzda ifade ettiğiniz dengenin kurulabilmesi de oldukça güçleşmektedir.

Not:Dr.Nejat TAMZOL’a teşekkürler.

bottom of page