top of page

HAKSIZLIĞIN KARŞISINDA SUSMAK: TOPLUMSAL FELCİN PSİKOLOJİSİ

10 saat önce
3 dakikada okunur

Doç . Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...


İnsan, kendisine yapılan haksızlık karşısında neden susar? Üstelik kaybedeceklerini zaten kaybetmişken, bedelini ödemişken, daha fazla susmasının kendisine hiçbir yararı kalmamışken neden sesini çıkaramaz? Peki, milyonlarca insanın adaletsizlikten yakındığı bir toplumda, bu kadar çok şikâyete rağmen neden bu kadar derin bir sessizlik hâkim olabilir?

Bu soruların yanıtını yalnızca korkaklıkta, duyarsızlıkta ya da toplumsal karakterde aramak ciddi bir yanılgıdır. Çünkü suskunluk, çoğu zaman bir kişilik özelliği değil, uzun süre maruz kalınan koşulların insan ruhunda bıraktığı izdir.

Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlanan bir olgu vardır. İnsan, tekrar tekrar haksızlığa uğradığında, itirazlarının sonuç vermediğini gördüğünde ve çabalarıyla yaşadıkları arasında bir bağ kuramadığında, zamanla değiştirme gücüne olan inancını kaybedebilir. Öyle ki bir süre sonra değişim ihtimali ortaya çıksa bile harekete geçmekte zorlanır. Çünkü zihninde artık şu düşünce yerleşmiştir: “Ne yaparsam yapayım hiçbir şey değişmeyecek.”

İşte toplumsal felç dediğimiz durumun önemli psikolojik mekanizmalarından biri budur.

Türkiye'de adalet, liyakat, eşitlik ve hak arama üzerine yapılan gündelik konuşmalara kulak verdiğimizde sıkça aynı cümlelerle karşılaşırız: “Konuşsan ne olacak?”, “Başına iş alırsın”, “Kimse sesini çıkarmıyor”, “Böyle gelmiş, böyle gider.”

Bu cümleler yalnızca karamsarlığı değil, insanların kendi etkilerine duydukları güvenin nasıl aşınabildiğini de anlatır.

Ancak meselenin daha çarpıcı bir tarafı vardır: İnsan bazen korktuğu için değil, korkmayı öğrendiği için susar.

Başlangıçta gerçek bir tehlikeye karşı geliştirilen suskunluk, zamanla alışkanlığa dönüşebilir. İşini kaybetme, dışlanma, damgalanma, yalnız bırakılma ya da yeniden zarar görme ihtimali, kişinin zihninde sürekli hesaplanan bir tehdide dönüşür. Tehlike ortadan kalksa bile beden ve zihin eski savunma düzenini sürdürebilir.

Bu nedenle bedelini zaten ödemiş bir insanın hâlâ susması, dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz görünse de psikolojik açıdan mümkündür. Çünkü yaşanan kayıp yalnızca iş, makam, para veya özgürlük değildir. Bazen insan, itirazının bir anlam taşıdığına ilişkin inancını da kaybeder.

Politik psikolojide bu sessizliği açıklayan bir başka kavram ise suskunluk sarmalıdır. İnsanlar, düşüncelerini açıkladıklarında yalnız kalacaklarını veya toplum tarafından dışlanacaklarını düşündüklerinde görüşlerini saklama eğilimi gösterebilirler. Herkes diğerinin sessizliğini kabullenme olarak yorumladığında, gerçekte yaygın olan bir rahatsızlık bile görünmez hâle gelebilir.

Böylece tuhaf bir toplumsal manzara ortaya çıkar: Herkes kendi evinde şikâyet eder, fakat kamusal alanda sanki kimsenin itirazı yokmuş gibi bir görüntü oluşur.

Burada sessizlik ile rızayı birbirinden ayırmak gerekir. Susmak, her zaman onaylamak değildir. Bazen susmak hayatta kalma stratejisidir. Bazen tükenmişliktir. Bazen de insanın kendisini koruyabileceğine dair güvenini yitirmesidir.

Üstelik sürekli adaletsizlik algısıyla yaşamak yalnızca düşüncelerimizi değil, duygularımızı da etkiler. Başlangıçta öfke uyandıran olaylar zamanla yorgunluk, umutsuzluk ve duygusal uzaklaşma yaratabilir. İnsan, her yeni haksızlığa aynı yoğunlukta tepki veremeyebilir. Bu, vicdanın mutlaka kaybolduğu anlamına gelmez; bazen ruhsal kaynakların zorlandığını gösterir.

Elbette toplumun tamamını tek bir psikolojik durumla açıklayamayız. Türkiye'de sessiz kalanlar kadar itiraz edenler, dayanışma gösterenler ve hak arama yollarını kullananlar da vardır. Dahası, her suskunluk çaresizlik değildir; kimi zaman bilinçli, ölçülü ve geçici bir tercihtir. Ancak korkunun, güvensizliğin ve sonuç alamama deneyiminin yaygınlaşması, toplumsal katılımı zayıflatabilecek ciddi bir psikolojik iklim oluşturur.

Asıl tehlike, insanların yalnızca haksızlığa uğraması değil, zamanla haksızlığın değiştirilemeyeceğine inanmaya başlamasıdır. Çünkü bu noktada adaletsizlik, dış dünyada yaşanan bir olay olmaktan çıkar; insanın geleceğe ilişkin beklentilerini de biçimlendirmeye başlar.

Peki, bu toplumsal felç nasıl aşılır?

Yalnızca insanlara “Korkmayın, konuşun!” demekle değil. Çünkü güvenin zedelendiği yerde cesaret çağrısı tek başına yeterli değildir. İnsanların hak aradıklarında karşılık bulabileceklerini, yalnız bırakılmayacaklarını ve kuralların herkese eşit uygulanacağını deneyimlemeleri gerekir. Psikolojik güven, toplumsal dayanışma ve işleyen adalet mekanizmaları bu nedenle birbirinden ayrı düşünülemez.

Bir toplumun ruh sağlığı yalnızca bireylerin kaygı ve depresyon düzeyleriyle ölçülemez. İnsanların kendilerini ne kadar güvende hissettikleri, haksızlığa karşı söz söyleyebilme imkânları ve geleceği değiştirebileceklerine duydukları inanç da önemlidir.

Çünkü bir toplum için en ağır kayıplardan biri, insanların seslerini değil, seslerinin bir şeyi değiştirebileceğine dair inançlarını kaybetmesidir.

Ve belki de üzerinde düşünmemiz gereken en önemli soru şudur:

Haksızlık karşısında susan insanları yargılamadan önce, onları susmanın daha güvenli olduğuna inandıran koşulları ne kadar sorguluyoruz?

 

bottom of page