Erdemli Davranışlar Cezalandırılırken, Çocuklarımıza Erdemi Nasıl Öğreteceğiz?

Doç . Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...
Bir toplumda doğruyu söylemenin bedeli ağırlaşırsa, çocuklarımıza dürüstlüğün erdem olduğunu nasıl anlatacağız?
Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren aynı şeyleri öğretiyoruz: Doğruyu söyle, haksızlık karşısında susma, dürüst ol, cesur ol, vicdanının sesini dinle. Masallarımızda iyiler kazanıyor, kötüler kaybediyor. Okullarımızda adaletin, ailelerimizde dürüstlüğün önemini anlatıyoruz.
Peki çocuklarımız büyüdüklerinde başka bir manzarayla karşılaşırlarsa?
Doğruyu söyleyenlerin susturulduğunu, soru soran gazetecilerin tutuklandığını, eleştirenlerin cezalandırıldığını gördüklerinde onlara ne söyleyeceğiz?
“Doğruyu söyle ama başına bir şey gelmeyecekse mi?”
İşte bu soru, yalnızca basın özgürlüğünün değil, bir toplumun ruh sağlığının ve ahlaki geleceğinin de sorusudur.
Politik psikoloji bize toplumların yalnızca yasalarla değil, korkularla, umutlarla ve insanların birbirlerinden öğrendikleri davranışlarla da şekillendiğini gösterir. Albert Bandura'nın sosyal öğrenme kuramının temelinde önemli bir gerçek vardır: İnsanlar, özellikle de çocuklar, yalnızca kendilerine söylenenlerden değil, başkalarının davranışlarının sonuçlarını gözlemleyerek öğrenirler.
Bir çocuk dürüstlüğün ödüllendirildiğini gördüğünde dürüstlüğe yönelir. Ancak dürüst davranan insanların bedel ödediğini gördüğünde başka bir ders çıkarabilir: Doğru olmak değerli, fakat tehlikelidir.
Böylece ahlak eğitiminin yerini, farkına bile varmadan, bir hayatta kalma eğitimi almaya başlar.
Gazetecilerin mesleki faaliyetleri nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakılması yalnızca gazetecileri ilgilendirmez. Toplumun tamamına bir mesaj iletir: Bazı soruları sormak, bazı gerçekleri araştırmak, bazı düşünceleri dile getirmek risklidir.
Bu mesajın psikolojik etkisi mahkeme salonlarının çok ötesine uzanır.
İnsanlar konuşmadan önce düşünmeye değil, korkmaya başlar. Bir paylaşımı yapmadan önce, bir haksızlığı dile getirmeden önce, hatta bazen kendi evlerinde konuşurken bile kendilerini denetlerler. Siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann'ın suskunluk sarmalı olarak tanımladığı süreçte, insanlar dışlanma korkusuyla görüşlerini açıklamaktan kaçınabilir. Sessizlik arttıkça herkes diğerlerinin de sustuğunu görür ve susmak giderek normalleşir.
Oysa sessizlik her zaman toplumsal huzurun göstergesi değildir. Bazen korkunun en görünür biçimidir.
Üstelik sürekli tehdit algısıyla yaşamak, bireylerin güvenlik duygusunu aşındırabilir; kaygıyı, çaresizliği ve geleceğe ilişkin belirsizliği artırabilir. İnsanlar kendi davranışlarının sonuçları üzerinde etkili olamadıklarını düşündüklerinde toplumsal katılım motivasyonları da zayıflayabilir.
Burada asıl tehlike yalnızca insanların susması değildir. Zamanla susmayı erdem, itaat etmeyi ahlak, sorgulamamayı olgunluk zannetmeye başlamalarıdır.
Çocuklarımız açısından mesele daha da derindir.
Ahlaki gelişim, yalnızca neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmek değildir. Doğru olduğuna inandığımız şeyi, bedeli olduğunda da savunabilecek bir vicdan geliştirmektir. Fakat yetişkinlerin korkuyla sustuğu bir dünyada çocuklardan ahlaki cesaret beklemek büyük bir çelişkidir.
Bir çocuğa “Haksızlık karşısında susma” deyip ardından “Aman, sen karışma” dediğimizde, ona yalnızca tedbirli olmayı öğretmeyiz. Ahlaki ilkelerin koşullara göre askıya alınabileceğini de öğretme riski taşırız.
Elbette cesaret, tehlikeyi görmezden gelmek değildir. Hiçbir çocuk, hiçbir yetişkin doğruyu söylediği için zarar görmeyi hak etmez. Asıl sorumluluk, insanlardan kahramanlık beklemek değil, doğruyu söylemenin kahramanlık gerektirmediği bir toplumsal düzen kurmaktır.
Basın özgürlüğü bu nedenle yalnızca gazetecilerin mesleki hakkı değildir. Toplumun gerçeklikle ilişkisini, güven duygusunu ve ortak vicdanını koruyan temel güvencelerden biridir. Gazetecilik faaliyetinin cezalandırılması ile somut ve hukuken tanımlanmış suçların bağımsız yargı tarafından değerlendirilmesi arasındaki ayrımın titizlikle korunması da tam bu nedenle yaşamsaldır.
Çünkü bir toplumun ruh sağlığı yalnızca bireylerin ne kadar mutlu olduğuyla ölçülemez. İnsanların kendilerini ne kadar güvende hissettikleri, adalete ne kadar güvendikleri ve düşüncelerini korkmadan ifade edip edemedikleri de önemlidir.
Bugün çocuklarımıza nasıl bir ahlak öğrettiğimizi yeniden düşünmeliyiz.
Dürüstlüğü anlatırken dürüst insanları yalnız mı bırakıyoruz? Cesareti överken cesur davrananları koruyabiliyor muyuz? Adaleti öğretirken adaletsizlik karşısında nasıl davranıyoruz?
Çünkü çocuklarımıza bıraktığımız en güçlü ahlaki miras, söylediklerimiz değil, doğruyu söyleyen insanların başına gelenler karşısında yaptıklarımızdır.
Ve belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur:
Bir toplumda erdemli davranmak cesaret gerektiriyorsa, sorun insanların yeterince cesur olmaması mı, yoksa erdemin yeterince korunmaması mıdır?



