BİLİM İNSANLARINDAN UYARI VE YEŞİL HİDROJEN ENERJİSİ
- Vicdan ALADAĞ

- 48 dakika önce
- 3 dakikada okunur

İklim riskini hafife alan ekonomik modeller acilen düzeltilmeli
Yayımlanan bir rapora göre, hükümetlerin, merkez bankalarının ve yatırımcıların iklim riskini hesaplamakta kullandığı ekonomik modeller, artan sıcaklıkların yaratacağı sistemik yıkımı ciddi biçimde hafife alıyor.
60’tan fazla iklim uzmanının değerlendirmelerine göre mevcut ekonomik modeller, 2°C’ye yaklaşan küresel ısınma senaryosunda ortaya çıkabilecek zincirleme ekonomik şokları, eşik etkilerini ve sistemik kırılmaları yeterince hesaba katmıyor.
Rapor; 2°C seviyesinin ötesinde artık “kademeli ekonomik ayarlamalarla yönetilebilecek” bir süreçten söz edilemeyeceğini vurguluyor. Mevcut modellerin büyük bölümü, iklim hasarlarını ekonomik büyüme üzerinde sınırlı ve doğrusal etkiler olarak varsayıyor. Ancak bilim insanlarına göre gerçek dünya etkileri doğrusal değil; birbirini tetikleyen, bölgesel krizleri küresel finansal istikrarsızlığa dönüştürebilen karmaşık süreçler söz konusu.
Raporda özellikle şu risklere dikkat çekiliyor:
§ Aşırı hava olaylarının (sıcak hava dalgaları, seller, kuraklık) ekonomik hasarı ortalama sıcaklık artışından çok daha belirleyici olması,
§ Aynı anda birden fazla bölgede yaşanan üretim kayıplarının küresel tedarik zincirlerini sarsması,
§ Tarım, enerji, sigorta ve finans sektörlerinde eş zamanlı stres birikimi,
§ Belirsizlik arttıkça modellerin güvenilirliğinin hızla azalması.
GSYH iklim gerçeğini yansıtmıyor
Bilim insanları, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) iklim kaynaklı gerçek kayıpları ölçmekte yetersiz kaldığını da vurguluyor. Ölümler, sağlık krizleri, göç, ekosistem kayıpları ve toplumsal istikrarsızlık gibi unsurların ekonomik modellerde yeterince karşılık bulmadığı belirtiliyor. Hatalı ekonomik varsayımların yatırımcılar ve politika yapıcılar arasında tehlikeli bir rehavet yarattığı ifade ediliyor. Rapora göre birçok finansal kurum, iklim senaryolarını yalnızca düzenleyici gereklilikleri yerine getirmek için kullanıyor; ancak gerçek riskler bilanço kalemlerine tam olarak yansıtılmıyor. Bu durumun özellikle uzun vadeli yatırımcılar, emeklilik fonları ve kamu maliyesi açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısı yapılıyor.
Rapora destek veren kurumsal yatırım temsilcileri de fiziksel iklim risklerinin küçümsenmesinin finansal analizleri çarpıttığını belirtiyor.
Ne öneriliyor?
Çalışmada politika yapıcılara ve düzenleyici kurumlara şu çağrılar yapılıyor:
§ İklim risk analizlerinde tek bir “en olası senaryo” yerine geniş olasılık aralıklarına dayanan ihtiyatlı yaklaşımlar benimsenmeli.
§ Finansal stres testleri, eş zamanlı ve zincirleme şokları kapsayacak şekilde güncellenmeli.
§ Ekonomik modeller, doğrusal büyüme varsayımı yerine sistemik kırılganlıkları içerecek biçimde yeniden tasarlanmalı.
Rapor, kusursuz modellerin geliştirilmesini beklemenin riskli olduğu görüşünde. Bunun yerine, belirsizlik koşullarında daha temkinli ve dayanıklılık odaklı politika çerçevelerinin hızla devreye alınması gerektiği belirtiliyor.
Bilim insanlarına göre küresel ekonomi, yaklaşan iklim fırtınasına karşı gerçek riskleri tam olarak görmeden ilerliyor. Eğer ekonomik “radar” sistemleri güncellenmezse, karar alıcılar tehlikeyi ancak kriz patlak verdiğinde fark edebilir.
Yeşil hidrojen stratejisi, tedarik zinciri temizlenmezse etkisiz kalabilir
Yapılan bir araştırmaya göre, dünyanın net-sıfır hedeflerinde önemli bir yer tutan yeşil hidrojen, ulusal enerji sistemleri tamamen temizlenmedikçe gerçekten sürdürülebilir bir yakıt haline gelemeyebilir.
Araştırmada, yeşil hidrojen üretiminin çevresel etkilerini belirleyen en kritik faktörün ülke enerji karışımı olduğu vurgulandı. Bugün dünya genelinde üretilen hidrojenin yaklaşık % 96’sı hâlâ fosil yakıtlardan elde edilen elektrikle üretiliyor — bu da “yeşil” hidrojen iddiasının sürdürülebilirlik açısından sorgulanmasına yol açıyor.
Araştırma ekibi, Japonya, Çin, ABD, Almanya, Fransa ve Hollanda gibi hidrojen teknolojilerinde önde gelen 14 ülkeyi, 2023’ten 2050’ye kadar 20’den fazla üretim ve tedarik senaryosu üzerinden değerlendirdi. Sonuçlar, yeşil kabul edilen hidrojen üretim yöntemlerinin bile şebekeler fosil yakıtlardan arındırılmadığı sürece iklim hedeflerine ulaşmada beklenen etkiyi yaratamayacağını gösterdi.
Çalışmada incelenen yöntemlerden biri olan proton değişim membranlı elektroliz teknolojisi (membranlı elektroliz=proton değişim membranı kullanılarak suyun yüksek saflıkta hidrojen ve oksijene ayrıştırıldığı , yenilenebilir enerjiye uyumlu ,yüksek verimli, çevre dostu teknoloji) ,elektrik şebekesi tamamen yenilenebilir kaynaklara dayalı hale getirildiğinde 2050’ye kadar çevresel etkisini önemli ölçüde azaltabilir. Böyle bir dönüşümle, hidrojen tedarik zincirinin karbon ayak izi mevcut üretime kıyasla % 90’dan fazla azaltılabilir.
Bir diğer kritik senaryo, Birleşik Krallık’ta üretilen yeşil hidrojeni ABD’ye ihraç etmeyi öngörüyor. Bu yaklaşım, iki ülkenin şebeke hedeflerini temiz enerjiye kaydırması halinde hem ticari hem de iklim hedeflerine katkı sağlayabilir.
Yeşil hidrojen fosil yakıt bağımlılığından kurtulma stratejisinin bir parçası olarak görülüyor. Ancak üretimde kullanılan elektriğin kaynağı temiz değilse bu hedefe ulaşmak mümkün değil.
Yenilenebilir enerji yatırımlarında yaşanacak gecikmelerin veya politik kararlardaki belirsizliklerin hidrojenin sürdürülebilirliğini olumsuz etkileyebilecektir.
Yeşil hidrojen teknolojisinin potansiyelini tam olarak gerçekleştirmesi, yalnızca üretim süreçlerinin değil, aynı zamanda elektrik şebekelerinin temiz enerjiye hızlı ve kapsamlı bir şekilde geçişine bağlı görünüyor. Araştırma, politika yapıcılar ve enerji sektöründeki liderler için özellikle 2030–2050 döneminde enerji altyapısının dönüşümüne öncelik verilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.


