top of page

Bir Ülke Sürekli Tetikte Yaşarsa Ne Olur?

7 saat önce
3 dakikada okunur

Doç. Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...


Son zamanlarda çevremde en çok duyduğum cümlelerden biri şu:

“İnsan artık haber açmaya korkuyor.”

Aslında bu cümlenin içinde çok şey var.

Ekonomi, siyaset, adalet tartışmaları, savaş haberleri, toplumsal gerilimler, ani kararlar, sert açıklamalar… Daha birini anlamaya fırsat bulamadan yenisi geliyor. Sabah telefonu elimize alıyoruz, önce haberlere bakıyoruz. Döviz ne olmuş, yeni bir karar çıkmış mı, kim ne söylemiş, nerede ne yaşanmış…

Farkında olmadan güne bir tür alarm haliyle başlıyoruz.

İnsan zihni belirsizliği sevmez. Çünkü belirsizlik, neye hazırlanacağını bilememek demektir. Eğer önümüzde bir sorun varsa ve o sorunun ne olduğunu biliyorsak, onunla baş etmek daha kolaydır. Ama “Yarın ne olacak?” sorusunun cevabı sürekli değişiyorsa, insan kendini güvende hissetmekte zorlanır.

Bunu günlük hayatımızda da görüyoruz.

Market alışverişi yaparken fiyatları düşünüyoruz. Çocuğumuzun geleceğini düşünürken kaygılanıyoruz. İşimizi, evimizi, borçlarımızı, emekliliğimizi düşünüyoruz. Bir yandan da memlekette neler olduğunu takip etmeye çalışıyoruz.

Sonra akşam oluyor.

Beden evde ama zihin hâlâ tetikte.

Bu durum uzun sürdüğünde insan yoruluyor. Uyku bozulabiliyor, tahammül azalabiliyor, küçük şeylere daha büyük tepkiler verilebiliyor. Bazen haberlerden tamamen kaçmak istiyoruz. Bazen de tam tersine telefonu elimizden bırakamıyoruz.

“Bir şey oldu mu?”

“Yeni bir gelişme var mı?”

“Şimdi ne olacak?”

Aslında bütün bu soruların altında tek bir ihtiyaç var:

Kendimizi güvende hissetmek.

İnsan hayatı üzerinde az da olsa kontrol sahibi olduğunu bilmek ister. Yarın işe gideceğini, aldığı maaşla temel ihtiyaçlarını karşılayabileceğini, çocuğunun geleceğini planlayabileceğini, kuralların bir anda değişmeyeceğini düşünmek ister.

Çünkü insanı en çok yoran şey her zaman kötü bir olay değildir.

Bazen asıl yoran şey, ne olacağını bilememektir.

Üstelik uzun süren kaygı zamanla öfkeye de dönüşebilir.

Bunu da çevremizde görüyoruz. Trafikte, sosyal medyada, aile sohbetlerinde, kahvehanelerde, iş yerlerinde…

İnsanlar daha çabuk kızıyor.

Daha çabuk kırılıyor.

Daha çabuk taraf oluyor.

Çünkü insan kendisini çaresiz hissettiğinde bir neden arıyor.

“Bu işin sorumlusu kim?”

“Bu hale neden geldik?”

“Bunun suçlusu kim?”

İşte tam burada psikoloji ile siyaset birbirine dokunuyor.

Belirsizlik arttıkça insanlar kendi grubuna daha sıkı bağlanabiliyor. “Biz” ve “onlar” ayrımı daha belirgin hale geliyor. Aynı haberi izleyen iki insan, sanki bambaşka iki ülkede yaşıyormuş gibi konuşabiliyor.

Karşı taraf artık sadece farklı düşünen biri olmuyor.

Tehdit gibi görülmeye başlanıyor.

Bu da toplumu yoruyor.

Çünkü insanın ruh sağlığı sadece kendi iç dünyasıyla ilgili değildir. İçinde yaşadığı ortamla da ilgilidir. Güven duygusuyla ilgilidir. Adalet duygusuyla ilgilidir. Gelecek duygusuyla ilgilidir.

Bir başka tehlike daha var.

İnsanlar uzun süre “Ben ne yaparsam yapayım bir şey değişmiyor” duygusunu yaşarsa, bir noktadan sonra geri çekilmeye başlar.

“Boş ver.”

“Kim gelirse gelsin aynı.”

“Ben konuşsam ne olacak?”

“Bir şey değişmez.”

Bu cümleleri hepimiz duyuyoruz.

Bunlar sadece siyasi cümleler değil.

Bazen bunlar yorgunluk cümleleridir.

Bazen umutsuzluk cümleleridir.

Bazen de insanın kendi gücüne olan inancını kaybettiğinin işaretidir.

Oysa sağlıklı bir toplum yalnızca seçimden seçime sandığa giden toplum değildir.

Konuşan toplumdur.

Birbirini dinleyen toplumdur.

İtiraz edebilen toplumdur.

Farklı düşünen insanla aynı masada oturabilen toplumdur.

Ve en önemlisi, geleceğe dair hâlâ bir şeyler hayal edebilen toplumdur.

Bu nedenle bir ülkenin ruh sağlığını yalnızca hastanelerde kaç kişinin psikiyatriye başvurduğuna bakarak anlayamayız.

İnsanların birbirine güvenip güvenmediğine de bakmalıyız.

Komşusuna güveniyor mu?

Devlete güveniyor mu?

Adalete güveniyor mu?

Yarın işinin devam edeceğine güveniyor mu?

Çocuğunun kendisinden daha iyi bir hayat yaşayacağına inanıyor mu?

Çünkü güven duygusu, insan ruhunun en temel ihtiyaçlarından biridir.

Bazen zor zamanlara dayanabiliriz.

Bazen ekonomik sıkıntıya katlanabiliriz.

Bazen siyasi krizleri de atlatabiliriz.

Ama bütün bunları taşımamızı sağlayan bir şey vardır:

“Bu da geçecek” diyebilmek.

İnsan gelecekte bir ışık görebiliyorsa bugünün yükünü daha kolay taşır.

Ama sürekli alarm halinde yaşarsa, bir süre sonra alarmın kendisine alışır.

İşte bence asıl tehlike de budur.

Kaygının normalleşmesi.

Öfkenin normalleşmesi.

Güvensizliğin normalleşmesi.

İnsanların birbirine sert davranmasının normalleşmesi.

“Memleket böyle” deyip geçilmesi.

Oysa böyle olmak zorunda değil.

Bir toplumun ruh sağlığı biraz da şu cümleyi kurabilmesiyle ilgilidir:

“Yarın ne olacağını tam bilmiyorum. Ama yaşadığım ülkenin, kurumların ve insanların beni tamamen yalnız bırakmayacağına inanıyorum.”

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey daha fazla tartışma değil.

Daha fazla bağırmak da değil.

Biraz daha öngörülebilirlik.

Biraz daha sakinlik.

Biraz daha adalet duygusu.

Ve hepsinden önemlisi:

Güven.

bottom of page