top of page

SİYASETİN GÜRÜLTÜSÜNDE İNSANI UNUTMAMAK

RUH HALİ: MEMLEKET


Sevgili okurlarımız; Uzun yıllardır psikoloji alanında hizmet veren akademisyen, araştırmacı, eğitimci ve psikoterapist olan Doç. Dr. Zeynep Tekkuş Set, akademik ve klinik deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı köşe yazılarıyla artık her Perşembe günü Görünüm Gazetesi’nde siz değerli okuyucularımız ile buluşacak.

Takip etmeyi unutmayın...

Ben Doç. Dr. Zeynep Tekkuş Set. Uzun yıllardır psikoloji alanında çalışan bir akademisyen, araştırmacı, eğitimci ve psikoterapistim.

Meslek hayatım boyunca üniversitelerde psikoloji dersleri verdim, öğrenciler yetiştirdim, yüksek lisans tezleri yönettim ve akademik çalışmalar yürüttüm. Bunun yanında uzun yıllar Lüleburgaz’da kendi kliniğimde danışanlarla çalıştım ve psikoterapi uygulamaları yürüttüm. Klinik psikoloji, psikoterapi, travma, kişilik, bağlanma, aile ilişkileri, şiddet, yalnızlık, psikolojik sağlamlık ve toplumsal ruh sağlığı, üzerinde en çok düşündüğüm ve çalıştığım alanlar arasında yer aldı.

Akademik bilgi bana insan davranışını anlamak için güçlü bir çerçeve sundu; terapi odası ise hayatın kendisini gösterdi. İnsanların kaygılarına, ilişkilerindeki kırılmalara, yalnızlıklarına, korkularına, umutlarına ve içinde yaşadıkları toplumsal koşulların ruhsal dünyalarına nasıl yansıdığına yıllar boyunca yakından tanıklık ettim.

Beni bugün bu köşeyi yazmaya getiren temel soru da aslında buradan doğuyor:

İnsan, içinde yaşadığı toplumdan ne kadar bağımsız olabilir?

Bir insanın kaygısını yalnızca kendi geçmişiyle açıklayabilir miyiz? Umutsuzluğunu yalnızca kişilik özelliklerine bağlayabilir miyiz? Öfkesini, güvensizliğini, yalnızlığını ya da geleceğe ilişkin korkularını yaşadığı toplumsal koşullardan tamamen ayrı değerlendirebilir miyiz?

Yıllar içinde hem akademide yaptığım çalışmalar hem de psikoterapi alanındaki deneyimlerim bana bunun pek mümkün olmadığını gösterdi.

Bu nedenle çalışmalarım yalnızca bireyin iç dünyasıyla sınırlı kalmadı. Şiddet, toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, travma, yalnızlık, empati kaybı, psikolojik sağlamlık ve insan ilişkileri üzerine çalıştım. “Politikanın Toplum Ruh Sağlığına Etkileri” üzerine bir kitap bölümü kaleme aldım; sonraki yıllarda yalnızlık, duyarsızlaşma, şiddetin psikolojik dinamikleri, kadın cinayetleri, travma, göç, aidiyet ve toplumsal görünmezlik gibi konular üzerine düşünmeye ve üretmeye devam ettim.

Bütün bu çalışmalar beni aynı noktaya götürdü:

Bireyin ruh sağlığı ile toplumun ruh hali birbirinden bağımsız değildir.

İşte bu köşenin ortaya çıkış nedeni de tam olarak bu düşünce.

Siyaset çoğu zaman seçimler, partiler, liderler ve tartışmalar üzerinden konuşuluyor. Oysa siyasetin bir de görünmeyen tarafı var.

Evimizin içine giren tarafı.

Aile sofralarına oturan tarafı.

İş yerindeki konuşmalara karışan tarafı.

Sosyal medyada öfkemizi artıran, bazen arkadaşlarımızla aramızı açan, bazen geleceğe dair kaygılarımızı büyüten tarafı...

Ben bu köşede biraz da bu görünmeyen tarafı konuşmak istiyorum.

Politik psikoloji yalnızca siyasetçilerin davranışlarını anlamaya çalışan bir alan değildir. İnsanların neden belirli liderlere güçlü biçimde bağlandığını, toplumların neden kutuplaştığını, korku ve öfkenin siyasi tercihlerimizi nasıl etkilediğini, “biz” ve “onlar” ayrımının nasıl oluştuğunu ve toplumsal atmosferin insan davranışlarını nasıl değiştirdiğini de anlamaya çalışır.

Benim ise özellikle sormak istediğim soru şu:

Bütün bunlar bizim ruh sağlığımıza ne yapıyor?

Her gün karşılaştığımız sert siyasi dil bizi nasıl etkiliyor?

Sürekli kötü haber görmek neden bir süre sonra yoruyor?

Ekonomik belirsizlik yalnızca cebimizi mi etkiliyor, yoksa geleceğe duyduğumuz güveni de mi azaltıyor?

Toplumdaki kutuplaşma neden ailelerin ve arkadaşların arasına kadar girebiliyor?

Birbirimizi neden giderek daha az dinliyoruz?

Farklı düşünen birini neden bazen yalnızca farklı düşünen biri olarak değil, bize karşı biri olarak görüyoruz?

Sürekli şiddet haberi görmek bizi zamanla duyarsızlaştırabilir mi?

Toplumsal öfke günlük ilişkilerimize taşınıyor mu?

Çocuklarımız nasıl bir toplumsal atmosferin içinde büyüyor?

Ve bütün bunların ortasında ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız?

Bu köşede konuşmak istediğim meseleler bunlar.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak istiyorum.

Bu bir siyasi taraf tutma köşesi olmayacak.

Amacım herhangi bir partiyi, siyasi görüşü ya da toplumsal grubu psikolojik açıdan etiketlemek değil. Çünkü psikolojinin görevi insanları uzaktan teşhis etmek değildir.

Benim amacım siyasetin ve toplumsal olayların insan davranışı ve ruh sağlığı üzerindeki etkilerini psikoloji biliminin bize sunduğu bilgiler ışığında anlamaya çalışmak.

Bazen kutuplaşmayı konuşacağız.

Bazen öfkeyi.

Bazen siyasi liderlere duyulan bağlılığı.

Bazen sosyal medyanın üzerimizdeki etkisini.

Bazen şiddeti ve saldırganlığı.

Bazen yalnızlığı ve umutsuzluğu.

Bazen toplumsal travmaları.

Bazen de belki en önemli sorulardan birini:

Birbirimizi neden artık daha az dinliyoruz?

Yıllardır akademide bilimsel çalışmalar yapıyor, makaleler ve kitaplar yazıyor, öğrenciler yetiştiriyorum. Yıllarca Lüleburgaz’da terapi odasında insanların yaşamlarına, kaygılarına, çatışmalarına ve iyileşme çabalarına da eşlik ettim.

Bu iki dünyanın, yani akademik bilginin ve klinik deneyimin, birbirini tamamladığına inanıyorum.

Akademi bana “neden?” sorusunu sormayı öğretti.

Psikoterapi ise her “neden”in arkasında gerçek bir insanın, gerçek bir hikâyenin ve bazen görünmeyen büyük bir yükün olduğunu gösterdi.

Bu nedenle bilimsel bilginin yalnızca üniversite koridorlarında, kongre salonlarında ya da akademik dergilerin sayfalarında kalmasını istemiyorum.

Çünkü psikoloji yalnızca psikologların konusu değil.

Kaygı hepimizin hayatında.

Öfke hepimizin hayatında.

Yalnızlık, korku, umut, çaresizlik, güven ve aidiyet hepimizin hayatının bir parçası.

Bu köşede mümkün olduğunca akademik dili bir kenara bırakıp bilimin söylediklerini günlük hayatın içinden konuşmak istiyorum.

Okuyucuya “nasıl düşünmesi gerektiğini” söylemek değil, birlikte biraz daha düşünmek istiyorum.

Kendimizi anlamak.

Karşımızdakini anlamaya çalışmak.

İçinde yaşadığımız toplumun bize neler hissettirdiğini fark etmek.

Ve bütün bu gürültünün arasında insanı unutmamak.

Bu nedenle köşenin adı için birkaç isim bana özellikle yakın geliyor:

Toplumun Ruh Hali

Politikanın Psikolojisi

ya da biraz daha sıcak, biraz daha gazeteye özgü bir ifadeyle:

Ruh Hali: Memleket

Adı hangisi olursa olsun, bu köşenin merkezinde aynı soru olacak:

Bu ülkede, bu toplumda, bu gündemin içinde bütün yaşananlar bize ne yapıyor?

Burada siyaset olacak.

Toplum olacak.

Psikoloji olacak.

Ama hepsinin merkezinde insan olacak.

Çünkü sonunda bütün büyük siyasi tartışmalar, ekonomik krizler, toplumsal çatışmalar ve değişimler gerçek insanların hayatlarında yaşanıyor.

Kaygılanan, öfkelenen, korkan, umut eden, seven, kırılan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan insanların...

Bu köşede biraz da onların, yani hepimizin ruh haline bakacağız.

Siyasetin gürültüsü içinde, insanı unutmadan.

bottom of page