top of page

KADINLAR ÖLDÜRÜLÜRKEN BİZ NEYE ALIŞIYORUZ?

2 saat önce
3 dakikada okunur


Doç . Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...


Bir toplumun vicdanı, kadınların ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.

Bir kadın daha öldürüldü.

Bu cümleyi okurken ne hissettiniz? Öfke mi, üzüntü mü, çaresizlik mi? Yoksa artık haber bültenlerinde defalarca duyduğumuz, neredeyse sıradanlaşmış bir cümle gibi mi geldi?

Asıl korkmamız gereken, yalnızca kadın cinayetlerinin devam etmesi değil; bir toplum olarak kadınların öldürülmesine alışmaya başlamamızdır.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun verilerine göre 2024 yılında Türkiye'de 395 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 259 kadın ise şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Eylül 2026'da ise 28 kadın cinayeti ve 19 şüpheli kadın ölümü kaydedildi. Bunlar yalnızca istatistik değil. Her biri yarım kalmış bir hayat, bir daha duyulamayacak bir ses, bir evde sonsuza kadar boş kalacak bir sandalyedir.

Üstelik kadınların önemli bir bölümü hiç tanımadıkları kişiler tarafından değil, hayatlarını paylaştıkları ya da bir zamanlar güvendikleri erkekler tarafından öldürülüyor.

Peki nasıl oluyor da sevgiyle başlaması beklenen bir ilişki, ölümle sonuçlanabiliyor?

Sevgi mi, sahip olma arzusu mu?

Klinik psikoloji bize önemli bir gerçeği gösterir: Sevgi ile sahip olma arzusu aynı şey değildir.

Sağlıklı sevgi, karşımızdaki insanın ayrı bir birey olduğunu kabul etmektir. Oysa şiddet içeren ilişkilerde sıklıkla karşımıza çıkan düşünce şudur: “Benimle olmayacaksan kimseyle olamazsın.”

Bu cümle aşkın değil, kontrol etme arzusunun ifadesidir.

Kadının ayrılmak istemesi, boşanma kararı alması veya kendi yaşamına yön vermesi bazı erkekler tarafından bir hak kullanımı olarak değil, otoritelerine yönelmiş bir tehdit olarak algılanabiliyor.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız: Kadın cinayetlerini yalnızca öfke kontrolü sorunu ya da ruhsal hastalıkla açıklamak, şiddetin toplumsal boyutunu görünmez kılar.

Her öfkelenen insan öldürmez. Her terk edilen erkek şiddete başvurmaz. Ruhsal hastalığı olan insanların büyük çoğunluğu da şiddet faili değildir.

Sorun, öfkenin varlığından çok, bir insanın başka bir insanın hayatı üzerinde söz sahibi olmayı kendisine hak görmesidir.

Bir cinayet yalnızca iki kişi arasında yaşanmaz

Politik psikoloji açısından kadın cinayetleri, bireysel davranışlarla toplumsal güç ilişkilerinin kesiştiği noktada ortaya çıkar.

Çocukluğundan itibaren erkeğe güçlü olmanın hükmetmekle, kadına ise iyi olmanın susmak ve katlanmakla ilişkili olduğu öğretilirse, eşitsizlik zamanla normal kabul edilmeye başlanabilir.

“Yuvanı bozma.”

“Erkektir, kıskanır.”

“Biraz alttan al.”

Ne kadar tanıdık cümleler, değil mi?

Oysa bazen bu cümleler, şiddete maruz kalan bir kadının yardım istemesini geciktiren görünmez duvarlara dönüşür.

Bir kadının korkusunu küçümsemek, tehdidi aile meselesi olarak görmek ya da şiddeti kıskançlıkla açıklamak, tehlikeyi ortadan kaldırmaz.

Üstelik toplumun verdiği mesaj kadar kurumların verdiği mesaj da önemlidir. Şiddet başvurularının ciddiye alınması, koruma kararlarının etkili uygulanması, risklerin zamanında değerlendirilmesi ve faillerin hesap vermesi yalnızca hukuki değil, psikolojik açıdan da belirleyicidir.

Çünkü insanlar neyin kabul edilebilir olduğunu yalnızca söylenenlerden değil, karşılaştıkları sonuçlardan da öğrenir.

Asıl tehlike: Toplumsal duyarsızlaşma

Psikolojide tekrarlanan bir uyarana verilen duygusal tepkinin zamanla azalmasına alışma denir.

Bugün kadın cinayetleri karşısında da benzer bir tehlikeyle yüz yüzeyiz.

İlk haberde sarsılıyoruz. İkincisinde öfkeleniyoruz. Üçüncüsünde üzülüyoruz. Sonra başka bir habere geçiyoruz.

Oysa haber değiştiğinde gerçek değişmiyor.

Bir kadın öldürüldüğünde yalnızca bir yaşam sona ermiyor. Çocukların güven duygusu, ailelerin geleceğe ilişkin umutları ve toplumun adalet duygusu da derinden sarsılıyor.

Kadınların sürekli tehlike ihtimaliyle yaşaması, yalnızca bireysel kaygı üretmez; toplumsal özgürlük duygusunu da zedeler.

Bu nedenle kadın cinayetlerini önlemek, yalnızca kadınların meselesi değildir. Erkeklerin, ailelerin, eğitim sisteminin, yargının, medyanın ve bütün toplumun ortak sorumluluğudur.

Çocuklarımıza erkekliğin kontrol etmek değil, saygı göstermek olduğunu öğretmek zorundayız. Kız çocuklarına itaat etmeyi değil, sınır koyabilmeyi; erkek çocuklarına üstünlük kurmayı değil, eşit ilişki geliştirmeyi öğretmeliyiz.

Ama eğitim tek başına yeterli değildir. Etkili koruma, erken müdahale, erişilebilir psikososyal destek ve hukuki güvenceler birlikte işlemelidir.

Bir kadının hayatta kalması, karşısındaki erkeğin insafına bırakılamaz.

Ve artık kendimize şu soruyu sormalıyız:

Bir kadın öldürüldükten sonra gösterdiğimiz duyarlılığın ne kadarını, o kadın henüz hayattayken gösterebiliyoruz?

Çünkü gerçek başarı, bir cinayetin ardından ne kadar üzüldüğümüzle değil, o cinayeti önlemek için ne yaptığımızla ölçülür.

Kadınların ardından yas tutan değil, kadınları hayattayken koruyabilen bir toplum olmak zorundayız.

Ve unutmayalım:

Bir toplumun gelişmişliği, kadınlarına ne kadar değer verdiğini söylemesiyle değil, onların ne kadar korkusuz yaşayabildiğiyle anlaşılır.

 

bottom of page