Bir Çocuğun Sırtına Ne Kadar Gelecek Yüklenir?

Doç. Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...
Okullar açıldı.
Mahalle aralarında sabah telaşı geri döndü. Servis kornaları, okul önlerinde çift sıra park eden arabalar, yetişmeye çalışan anne babalar ve daha ilk haftadan ağırlaşmış sırt çantaları…
Ama bana kalırsa yalnızca çocuklar okula başlamadı. Veliler de başladı.
Hem de ders programları oldukça ağır: Matematik, Türkçe, fen, İngilizce… Bir de servis ücreti, kırtasiye, beslenme, kurs, sınav, gelecek kaygısı ve “Bu çocuk ileride ne olacak?” dersi var.
Sonuncusunun kitabı yok. Ama neredeyse her evde okutuluyor.
Bir klinik psikolog olarak sık gördüğüm bir şey var: Çocuğun kaygısıyla anne babanın kaygısını birbirinden ayırmak her zaman kolay değil.
Çocuk, “Sınavdan düşük alırsam ne olur?” diye soruyor. Anne baba ise belki içinden, “İyi bir okul kazanamazsa ne olacak?” diye düşünüyor. Biraz daha derine indiğimizde soru büyüyor: “Bu ülkede nasıl ayakta kalacak?”
İşte mesele tam burada psikolojiden politik psikolojiye geçiyor.
Çünkü bir çocuğun ders çalışma masasının başında bazen yalnızca çocuk oturmuyor. Ekonomik belirsizlik, iş bulamama korkusu, “Bir mesleği olsun da hayatı kurtulsun” düşüncesi, anne babanın gerçekleştiremediği hayaller de o masaya oturuyor.
Çocuk ise bazen matematik problemini değil, ailesinin kaygısını çözmeye çalışıyor.
Psikodinamik yaklaşım bize, insanların taşımakta zorlandıkları duyguları farkında olmadan başkalarına aktarabildiğini söyler. Aile içinde bunun en kolay adreslerinden biri çocuktur.
Anne babanın gelecek kaygısı başarı baskısına dönüşebilir. Ekonomik korku, “Dersine çalış, başka çaren yok” cümlesi olabilir. Toplumdaki rekabet, evin salonunda “Komşunun çocuğu kaç net yaptı?” diye karşımıza çıkabilir.
Sonra da hep birlikte sorarız:
“Bu çocuklar neden bu kadar kaygılı?”
Belki soru tersinden sorulmalı: Bu kadar kaygılı bir yetişkin dünyasının içinde çocuklar nasıl kaygısız olsun?
Türkiye’de anne baba olmak kolay değil. Çocuğunuzu korumak, iyi eğitim almasını, kendi ayakları üzerinde durmasını ve sizden daha rahat bir hayat yaşamasını istemeniz son derece anlaşılır.
Sorun, sevginin yavaş yavaş bir performans projesine dönüşmesinde başlıyor.
“Senin iyiliğin için” diye başlayan cümleler bazen çocuğun omzuna ağır bir yük bırakıyor. Çocuk zamanla, “Başarılı olursam değerliyim, kaybedersem ailemi hayal kırıklığına uğratırım” mesajını alabiliyor.
O saatten sonra sınav yalnızca sınav, not yalnızca not değildir. Başarısızlık, anne babanın gözündeki değerini kaybetme korkusuna dönüşebilir.
Oysa çocukların ihtiyaç duyduğu en önemli mesajlardan biri şudur:
“Başarısız olsan da burada yerin var.”
Eğitim sistemimiz ise çocuklardan çok erken yaşlardan itibaren sürekli performans bekliyor. İlkokuldaki veli ortaokulu, ortaokuldaki liseyi, lisedeki üniversiteyi düşünüyor. Üniversitedeki genç bu kez iş bulmayı…
Hayat sürekli bir sonraki aşamaya erteleniyor. Çocukluk bile.
Çocuklarımıza “anı yaşa” diyoruz; sonra sekiz yaşındaki çocuğa on yıl sonrasının kaygısını yüklüyoruz.
Politik psikoloji açısından eğitim bu nedenle yalnızca okul meselesi değildir. Bir toplumun güven duygusu, adalet algısı ve geleceğe dair umudu da ailelerin çocuklarıyla kurduğu ilişkiye sızar.
Yetişkin geleceği kontrol edemediğinde, kontrol edebildiği küçük alanlara daha sıkı sarılabilir. Ekonomiyi, iş piyasasını ya da ülkenin geleceğini kontrol edemez; ama çocuğun telefonunu kapatabilir, ders saatini artırabilir, sınav sonucunu takip edebilir.
Bu çok insani bir savunmadır. Fakat bedelini bazen çocuk öder.
Bir başka mesele de eşitsizliktir.
Bir çocuk özel ders alabilirken diğeri alamıyor. Birinin kendine ait odası varken diğeri mutfak masasında ders çalışıyor. Bir aile her türlü eğitim desteğini sağlayabilirken başka bir aile servis ücretini hesaplıyor.
Sonra bütün çocuklara aynı şeyi söylüyoruz:
“Çalışırsan başarırsın.”
Elbette çalışmak önemlidir. Ama herkesin yarışa aynı yerden başlamadığını unutursak bütün yükü yeniden çocuğun üzerine bırakırız. Bazen mesele çocuğun ne kadar çalıştığı değil, hayatın ona ne kadar alan bıraktığıdır.
Bu yüzden eğitimi yalnızca müfredat, sınav sistemi ve başarı sıralamaları üzerinden konuşmak eksik kalıyor. Bir de ruh sağlığı, aidiyet ve güven meselesi var.
Okulun ve ailenin çocuğa verebilmesi gereken mesaj şudur:
“Hata yapabilirsin. Her şeyi bilmek zorunda değilsin. Arkadaşından farklı olabilirsin. Notun sen değilsin.”
Belki bu eğitim yılında anne babaların çocuklarına söyleyebileceği en önemli cümlelerden biri de şudur:
“Başarılı olmanı istiyorum. Ama seni başarın kadar sevmiyorum.”
Bir başka cümleyi ise yetişkinlerin kendilerine söylemesi gerekiyor:
“Çocuğumun bütün geleceğini tek başıma garanti etmek zorunda değilim.”
Çünkü çocuk yetiştirmek ailenin sorumluluğudur; fakat çocukların geleceğini güvenli hâle getirmek yalnızca ailelerin sorumluluğu değildir. Bu aynı zamanda kamusal bir meseledir.
Eğitim biraz da bir toplumun çocuklarına verdiği gelecek sözüdür.
Okullar açıldı. Çantalar hazır, defterler kaplandı, kalemler alındı.
Fakat çocukların sırtında görünmeyen çantalar da var: Anne babalarının korkuları, sınav kaygıları, ekonomik endişeler ve “İyi bir hayat kurabilecek miyim?” sorusu.
Belki bu yıl çocukların çantasına yeni bir şey koymadan önce biraz boşaltmayı deneyelim.
Çünkü çocukluk geleceğe hazırlanılan bir kurs değildir.
Çocukluk, hayatın kendisidir.
Ve hiçbir çocuk, yetişkinlerin çözemediği bütün meseleleri sırtında taşıyacak kadar büyük değildir.



