Bir Çocuk Neden Elinde Silahla Okula Gelir?

Doç . Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde 22 Eylül sabahı bir lise yakınında yaşanan silahlı saldırıda 11 öğrencinin yaralanması, hepimizi aynı soruyla karşı karşıya bıraktı: Bir çocuk nasıl oluyor da elinde silahla okulunun önüne kadar gelebiliyor?
Soruşturmanın henüz devam ettiğini, saldırının nedeni konusunda kesin bir sonuca varılmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Resmî açıklamalara göre saldırıda kullanılan silaha erişim, aile gözetimi ve olası akran zorbalığı gibi başlıklar da araştırılıyor. Şüphelinin silaha aile çevresinden ulaşmış olabileceğine ilişkin bilgiler soruşturma dosyasına yansımış durumda.
Bu nedenle meseleyi yalnızca “Bu çocukta nasıl bir psikolojik problem vardı?” sorusuna indirgemek büyük bir hata olur.
Klinik psikolojinin bize öğrettiği ilk şey şudur: Şiddet tek bir nedenden doğmaz.
Bir gencin öfkesi olabilir. Akranları tarafından dışlanmış veya aşağılanmış olabilir. Dürtülerini kontrol etmekte zorlanabilir. Ailesiyle ağır çatışmalar yaşayabilir. Kendisine yapılanları sürekli zihninde büyüterek mağduriyet duygusu geliştirebilir.
Ama bunların hiçbiri tek başına silahlı saldırıyı açıklamaz.
Gençlerde şiddet riskini inceleyen çalışmalar; mağduriyet, okuldan kopma, şiddeti meşru görme, problemli akran ilişkileri ve özellikle ateşli silaha erişimin bir araya geldiğinde riski artırabildiğini gösteriyor. Dolayısıyla psikolojik kırılganlık ile öldürücü araca ulaşabilme imkânını birbirinden ayrı düşünemeyiz.
Burada kritik kavramlardan biri de psikolojide “ahlaki çözülme” diye çevirebileceğimiz moral disengagement kavramıdır.
İnsanların çoğu başka bir insana ciddi zarar vermeyi ahlaken kabul edilemez bulur. Ancak kişi zaman içerisinde “Bunu hak ettiler”, “Bana başka seçenek bırakmadılar”, “Önce onlar başladı” gibi düşünceler üretmeye başladığında kendi vicdani sınırlarını aşamalı biçimde devre dışı bırakabilir. Gençler üzerine yapılan geniş kapsamlı bir meta-analiz, bu zihinsel mekanizmalar ile saldırgan ve antisosyal davranış arasında güçlü ilişkiler bulunduğunu gösteriyor (Luo & Bussey, 2023).
Tam burada klinik psikolojinin konusu, politik psikolojinin alanına bağlanıyor.
Çünkü insanlar şiddeti yalnızca ailelerinden veya arkadaşlarından öğrenmezler. İçinde yaşadıkları toplumun çatışmayı nasıl konuştuğunu da öğrenirler.
Şanlıurfa’da daha önce yaşanan ve “husumet” çerçevesinde aktarılan silahlı saldırılar bunun farklı bir yüzünü gösteriyor. Mayıs 2026’da Haliliye’de, aralarında husumet bulunduğu bildirilen gruplar arasında gerçekleşen saldırıda üç kişi hayatını kaybetmişti; haberlerde tarafların birkaç gün sonra bir “barış yemeğinde” buluşmaya hazırlandıkları aktarılmıştı.
“Husumet” kelimesine dikkat etmek gerekiyor.
Bazı durumlarda çatışma artık iki birey arasındaki bir problem olmaktan çıkar. Ailelerin, çevrenin ve grup kimliklerinin taşıdığı bir meseleye dönüşür. İnsan, yalnızca kendisinin değil, “bizim tarafın” aşağılandığını düşünmeye başlar.
Politik psikoloji uzun zamandır bu mekanizmayı inceliyor.
Toplumda “biz ve onlar” dili güçlendikçe, karşı taraf yalnızca fikir ayrılığı yaşadığımız insanlar olmaktan çıkıp tehdit olarak algılanabilir. Araştırmalar, yoğun grup kutuplaşmasının; karşı grubu değersizleştirme, düşman olarak görme ve bazı koşullarda şiddeti daha kabul edilebilir bulma eğilimleriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor. Ancak kutuplaşmanın otomatik olarak şiddet ürettiğini söylemek de bilimsel olarak doğru değildir; öfke, tehdit algısı, mağduriyet duygusu ve şiddeti meşru gören normlar gibi başka unsurların devreye girmesi gerekir.
Bu yüzden toplumların kullandığı dil önemlidir.
Her tartışmanın “hesaplaşmaya”, her anlaşmazlığın “ihanete”, her eleştirinin “düşmanlığa” çevrildiği bir kültürde gençlere sürekli olarak şu örtük mesaj verilebilir:
Sorunları konuşarak değil, güç göstererek çözersin.
Bu yalnızca siyasetin meselesi değildir. Evdeki dil, televizyondaki dil, sosyal medyadaki dil, sokaktaki dil ve hatta çocukların birbirlerine karşı kullandıkları dil aynı psikolojik iklimin parçalarıdır.
Fakat burada başka bir tehlikeden de kaçınmalıyız: Her silahlı saldırının ardından faili hızla “akıl hastası” ilan etmek.
Psikiyatrik veya psikolojik rahatsızlık yaşayan insanların büyük çoğunluğu şiddet uygulamaz. Şiddeti doğrudan ruhsal hastalıkla eşitlemek hem bilimsel açıdan yanıltıcıdır hem de psikolojik yardım alan milyonlarca insanı damgalar.
Asıl bakmamız gereken şey risklerin nasıl üst üste bindiğidir.
Bir genç kendisini dışlanmış hissediyor olabilir.
Öfkesini yönetemiyor olabilir.
Ailesi onun davranışlarındaki değişiklikleri fark etmiyor olabilir.
Okulda zorbalık yaşanıyor olabilir.
Çevresindeki yetişkinler çatışmaları sürekli güç ve tehdit diliyle çözüyor olabilir.
Ve bütün bunların üzerine evde kolayca ulaşabileceği bir silah bulunabilir.
Trajedi çoğu zaman tek bir nedenden değil, bu zincirin halkalarının birbirine eklenmesinden doğar.
Dolayısıyla çözüm de yalnızca okul kapısına daha fazla güvenlik görevlisi koymak değildir.
Okullarda çalışan psikolojik danışmanların güçlendirilmesi, zorbalığın erken fark edilmesi, ciddi davranış değişikliklerinin ailelerle birlikte değerlendirilmesi, gençlerin tehdit ve şiddet içeren ifadelerinin “çocuk işte” denilerek geçiştirilmemesi gerekir. Silahların çocukların ulaşamayacağı biçimde güvenli şekilde saklanması da doğrudan koruyucu bir önlemdir; uluslararası araştırmalar okul saldırılarında kullanılan silahların önemli bölümünün saldırganın yakın çevresinden edinilebildiğine dikkat çekmektedir.
Bir de saldırıdan sonra geride kalan çocukları unutmamak gerekir.
Silahın hedefi olmayan, fakat silah sesini duyan; arkadaşının yaralandığını gören; ertesi sabah aynı kapıdan yeniden okula girmek zorunda kalan çocuklar da olayın psikolojik mağdurlarıdır. Çocuk ve ergenlerde silahlı şiddete maruz kalmanın travma sonrası stres, kaygı ve başka ruhsal sorunlarla ilişkili olduğu araştırmalarda gösteriliyor.
Manisa’daki saldırıya yalnızca “bir çocuğun yaptığı korkunç olay” diye bakarsak önemli bir fırsatı kaçırırız.
Şanlıurfa’daki husumet saldırılarını yalnızca “iki grup arasındaki eski mesele” diye görürsek de aynı hatayı yaparız.
Her iki durumda da sorulması gereken daha büyük bir soru var:
Biz, çatışmayı konuşarak çözmenin mümkün olduğuna inanan bir toplum mu yetiştiriyoruz; yoksa öfkenin güç gösterisine, mağduriyetin intikama ve silahın otoriteye dönüştüğü bir psikolojik iklim mi oluşturuyoruz?
Çocukların davranışları boşlukta ortaya çıkmaz.
Bir çocuk eline silah aldığında yalnızca o çocuğun psikolojisine değil, silaha nasıl ulaştığına, ailesine, okuluna, arkadaş çevresine ve içinde büyüdüğü toplumsal dile de bakmak zorundayız.
Çünkü şiddeti önlemek, yalnızca saldırganı durdurmak değildir.
Şiddetin bir seçenek olarak zihinde doğmasını zorlaştıran bir toplum kurmaktır.



