ASIL VURGUN RUHUMUZA MI?

Doç . Dr. Zeynep Tekkuş Set yazdı...
Para geri gelir. Peki ya güven?
Son yıllarda “fon”, “ihale”, “usulsüzlük”, “kayırmacılık”, “vurgun” kelimelerini o kadar sık duyar olduk ki, neredeyse şaşırma yeteneğimizi kaybettik.
Belki de asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü bir toplum için kötü olan yalnızca yolsuzluk değildir. Yolsuzluğa alışmaktır.
Bir gün milyonlardan söz edilir, ertesi gün milyarlardan. Rakamlar büyüdükçe öfkemizin de büyümesi gerekirken bazen tam tersi oluyor. Bir süre sonra haberleri okuyup geçiyoruz.
“Yine mi?”, “Zaten hep böyle.”, “Kim hesap soracak?”, “Bir şey değişmez.”
İşte bu dört cümle, herhangi bir ekonomik kayıptan çok daha ağır bir toplumsal faturanın habercisi olabilir.
Çünkü burada artık yalnızca para kaybetmiyoruz. Güven kaybediyoruz. Ve güven, bir ülkenin görünmeyen sermayesidir.
Bir toplum ne zaman ahlaken çökmeye başlar?
“Ahlaki çöküş” derken herkesin bir sabah uyandığında ahlaksızlaşmasından söz etmiyorum.
Daha sessiz, daha tehlikeli bir şeyden söz ediyorum:
Yanlışın artık bizi şaşırtmamasından.
Dün “torpil” dediğimiz şeye bugün “adamını bulmak”, dün utanılacak saydığımız kayırmacılığa “işini bilmek”, hak etmeden elde edilen avantaja “fırsatı değerlendirmek” demeye başladığımızda kelimeler değişmez yalnızca.
Ahlaki pusulamız da değişmeye başlar.
Bir toplumda dürüst insan kendisini enayi, kurallara uymayan insan kendisini akıllı hissetmeye başlamışsa orada üzerinde düşünülmesi gereken çok ciddi bir mesele vardır.
Çünkü ahlak, yalnızca ailede çocuğa verilen nasihat değildir.
Çocuklarımıza “Dürüst ol, çalış, kimsenin hakkını yeme” diyoruz.
Peki çocuk dışarı baktığında ne görüyor?
Eğer liyakatin değil bağlantının, emeğin değil ayrıcalığın, hakkın değil gücün kazandırdığına inanmaya başlarsa bizim verdiğimiz ahlak dersiyle hayatın verdiği ders birbirine çarpar.
Ve ne yazık ki hayatın sesi çoğu zaman daha yüksek çıkar.
Yolsuzluğun psikolojik faturası
Politik psikoloji bize önemli bir şey söylüyor: İnsan yalnızca ekonomik güvenlik istemez.
Adil bir dünyada yaşadığına da inanmak ister.
Çalışırsam karşılığını alırım.
Haksızlık yapılırsa hukuk vardır.
Bir sınava girersem bilgim değerlendirilir.
Bir işe başvurursam soyadım değil yeterliliğim önemlidir.
Vergi veriyorsam bu para ortak iyilik için kullanılır.
Bunlar yalnızca siyasi beklentiler değildir.
İnsanın yaşadığı dünyayı güvenilir, anlamlı ve öngörülebilir bulmasını sağlayan psikolojik dayanaklardır.
Peki insan bunlara inanmamaya başlarsa?
Önce öfkelenir. Sonra hayal kırıklığı yaşar. Sonra yorulur.
En sonunda çok tehlikeli bir noktaya varabilir: “Boş ver, hiçbir şey değişmez.”
Psikolojinin diliyle bunun yakınında “öğrenilmiş çaresizlik”, politik psikolojinin dilinde ise güvensizlik ve sinizm vardır.
Ve sinizm bir toplumun ruhuna ağır ağır yayılan zehir gibidir. “Zaten herkes çalıyor.”, “Dürüst insan mı kaldı?”, “Kim gelse aynısını yapar.”, “Ben mi kurtaracağım memleketi?”. Bu cümleleri ne kadar sık duyuyoruz?
Belki daha önemlisi:
Ne kadar sık söylüyoruz?
Araştırmalar yolsuzluğun kurumsal güveni aşındırabildiğini; politik ve kurumsal güvenin ise insanların psikolojik iyi oluşlarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Elbette buradan “yolsuzluk depresyon yapar” gibi basit bir klinik sonuç çıkaramayız. Ruhsal hastalıkların biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok nedeni vardır.
Ama sürekli adaletsizlik hissinin, ekonomik güvensizliğin, kontrol kaybının ve “ben ne yaparsam yapayım değişmeyecek” düşüncesinin insan ruhuna hiçbir bedeli olmadığını da söyleyemeyiz.
Asıl kayıp kaç milyar?
Bir fonun kötüye kullanıldığı ortaya çıkarsa mali uzmanlar hesabını yapabilir. Şu kadar milyon.
Şu kadar milyar. Peki kaybolan güveni kim hesaplayacak? Bir gencin “Ben burada emeğimin karşılığını alamam” diye düşünmesinin maliyeti kaç lira? Bir vatandaşın “Hakkımı arasam da sonuç alamam” diyerek susmasının bedeli hangi bütçe kalemine yazılacak? İnsanların birbirlerine ve kurumlara güvenlerini kaybetmelerinin bilançosunu hangi muhasebeci çıkaracak?
Bence asıl tartışmamız gereken yer burasıdır.
Çünkü yolsuzluk yalnızca kasadan para çalmaz; adalet duygusundan da çalabilir.
Adalet duygusu zedelendiğinde insanın devletle ilişkisi değişir. Sonra toplumla ilişkisi değişir.
Sonra komşusuyla… Sonra iş arkadaşıyla… En sonunda herkes kendi küçük güvenlik alanına çekilir.
“Ben kendimi kurtarayım.” İşte toplumsal çözülmenin en sessiz cümlelerinden biri budur.
Ruh sağlığı hastanede başlamaz
Biz ruh sağlığını konuşurken çoğu zaman psikiyatri kliniklerini, psikologları, ilaçları, terapiyi konuşuyoruz. Elbette bunların hepsi önemli. Ama toplum ruh sağlığı yalnızca hastanenin kapısında başlamaz.
Adliyede başlar. Okulda başlar. İş görüşmesinde başlar. İhalede başlar. Vergide başlar.
İnsanların “Bu ülkede hakkım yenirse beni koruyacak bir sistem var” diyebilmesinde başlar.
Çünkü insan ruhunun temel ihtiyaçlarından biri de öngörülebilirliktir.
Kuralların herkese aynı uygulanacağına inanmak insanı güvende hissettirir.
Bugün bir toplum sürekli haksızlık, belirsizlik ve çaresizlik hissediyorsa ona yalnızca “stresinizi yönetmeyi öğrenin” demek yeterli değildir.
Çünkü bazen stres bireyin yönetmesi gereken bir problem değil, toplumun düzeltmesi gereken koşulların alarmıdır.
Yolsuzluğun partisi olmaz
Burada belki de en kritik noktaya geliyoruz.
Ahlakın siyasi tarafı olmaz.
Bize yakın biri yaptığında susup, karşı taraftan biri yaptığında öfkeleniyorsak savunduğumuz şey artık ahlak değildir.
Grup sadakatidir. Kim yaparsa yapsın kamu malını kötüye kullanmak yanlıştır. Kim yaparsa yapsın liyakati çiğnemek yanlıştır. Kim yaparsa yapsın suç varsa hukuk işlemelidir. Ve aynı derecede önemli: Ortada kanıt yoksa hiç kimse siyasi kimliği nedeniyle suçlu ilan edilmemelidir. Bir toplumun iyileşmesi ancak bu ortak ahlaki zeminde mümkündür. Çünkü adalet, yalnızca sevmediğimiz insanlara uygulandığında adalet değildir. Bize yakın olana da aynı ölçüyü uygulayabiliyorsak adalettir.
Son söz: Para mı, ruh mu?
Bir ülkenin hazinesi yalnızca Merkez Bankası'nda, kamu kasasında ya da fonlarında değildir.
Güven de milli servettir. Adalet duygusu da… Liyakat inancı da… Gençlerin “Çalışırsam başarabilirim” diyebilmesi de… Vatandaşın “Hakkım yenirse beni koruyacak kurumlar var” diyebilmesi de… Bunların hepsi bir ülkenin görünmeyen hazinesidir. Çalınan para belki bir gün geri gelir. Ekonomik zarar belki telafi edilir.
Ama bir toplum “Dürüst olmanın ne anlamı var?” demeye başlamışsa çok daha değerli bir şey kaybediliyor demektir.
Bu yüzden bundan sonra her “fon vurgunu” tartışmasında yalnızca şu soruyu sormayalım:
“Kaç milyon gitti?”
Bir soru daha soralım:
“Bizden ne kadar güven gitti?”
Çünkü bazen asıl vurgun kasaya değil,
bir ülkenin ruhuna yapılır.



